Sitemizde 15 kategori'de 772 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Ara 142016
 

Özgür olmak gibi bir istekleri yoktu; arabaya koşulsalar, taşımakta zorlandıkları yüklerin altına sokulsalar da sıcak bir yuvanın huzuru onlara yetiyordu. Çünkü onlar bu evlerde doğmuş, dünyaya gözlerini bu evlerde açmışlardı. Soydaşlarının umarsızca, o tepe senin bu vadi benim, özgürce dolaştıklarını düşünüp heves ediyorlardı belki de. Ama yok! Burası onların yuvasıydı, sırtına da binseler, yüklerini de taşıtsalar bu insanlar onların ailesiydi.

Sahipleri de istemezdi elbet onlardan ayrılmayı. Belki çocuklarıyla birlikte büyütmüş; ateşten daha kızıl ya da ak köpükten daha beyaz yeleleri uzadıkça, çocuklarının saçlarını okşar gibi okşamışlardı. Beslemiş, korumuş, emeğinden yararlanmış, belki bir gereklilikle, ama daha çok da bir vefa borcuyla onları sahiplenmişlerdi.

Terkedilen Atlar

Fakat ne yazık ki, gün olmuş devran dönmüş, hayatın akışı, birbirine sevgi, merhamet ve sadakatle bağlı bu iki tarafın ayrılmasını zorunlu kılmıştı. Aslında bu, tam da hayatın akışının bir tezahürüydü; Müslümanlığı kabul ettikten sonra Türkler, at eti yemeyi bırakmış, yaşlanan, ihtiyaç dışı olan atları, doğada başka atlar olduğunu ve onların arasına karışarak hayatlarını sürdürebileceklerini bildikleri için vahşi doğaya bırakmayı, bir gelenek haline getirmişlerdi.

Hatta kimi bölgelerde yılkı kültürü bir at yetiştirme biçimiydi. Bağ bahçe işleri bitip kış yaklaştığında bakamayacaklarını düşündükleri atları yılkıya salar, kış bittikten sonra da yeniden çıkıp yakalar ve atlarla olan ortak hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi. Bu, çoğu zaman, aynı atın tekrar yakalanması imkansız olduğundan yakalanan herhangi bir atın eve getirilmesiyle sürerdi. Yani kimsenin atı olmazdı, bir at seneden seneye farklı insanların hizmetine girerdi.

Fakat bu kez durum farklıydı; bu, insanın teknolojiye olan tutkusu, teknolojinin atlara oynadığı son oyunuydu. Artık bu gidişin dönüşü yoktu. Adı ister özgürlük olsun, ister terk ediliş, bu ayrılık, yuva sıcaklığının bir daha gelmemek üzere bitişiydi. Onların yerini ya bir traktör almıştı ya da bir otomobil. Kiminin sahibi ise çocuklarını şehre salmış, okutmuş, ‘adam‘ etmişti. O çocuklar da yılkıya salınmış atlar gibi, bundan böyle şehrin vahşi doğasında yaşamaya çalışacak, bir daha yuvaya dönmeyecekti. İhtiyar anne ile baba da terki diyar edecek, yuva diye bir şey kalmayacaktı. Belki de atlar için yılkıya karışmak en iyisiydi.

Kader, onları vahşi hayatla yüz yüze getirmişti bir kere. Hem onlara rehberlik edecek, aynı kaderi paylaşan, yıllardır bu dağlarda yaşamış, hatta özgürlüğün keyfine varmış yoldaşları da vardı nasıl olsa. Fakat kabul edilmek sanıldığı kadar kolay değildi.

Hayata Küstüler

Başta yılkıya kabul edilmek için çok uğraştılar, itildiler, kovuldular, istenmediler. Belki kimi bu sırada hayata küstü, tutunmak için bir mücadeleye girişmedi ve veda etti yaşamaya. Ama pek çoğu ayakta kalmayı başardı.

Onlar da alıştı, yılkıya karıştıktan sonra belki de sürünün lideri oldu kimisi. Ya da kendi sürüsünü oluşturdu. Yeni bir aile kurdular, çoğaldılar, bugün Anadolu’nun birkaç noktasında sayıları binlere ulaşan yılkı sürüleri yaşıyor. Özellikle Manisa’nın Spil ve Yunt dağında, Erciyes eteklerinde, Afyon’un Kocayayla’sında ve tabii bu yazıya konu olan Karaman’ın Karadağ bölgesinde yoğun olarak yaşayan yılkılar, daha az popülasyona sahip oldukları başka yerlerde de yaşamlarını sürdürüyorlar.


Bu yazının konusu olan yılkılar, sönmüş bir yanardağ olan ve tepesindeki oldukça geniş ve derin krateri Ulu Çukur ile halen bu kimliğinin izlerini açıkça sergileyen Karadağ’ın ev sahipliği ettiği sayıları 400’e ulaşan vahşi atlar. Vahşi atlar diyorum, çünkü bu atlar, artık o derin kültürün bir parçası olan yılkılar değil, onların çocukları olan ve vahşi doğanın kucağında doğup büyümüş yepyeni bir nesil. Çünkü Karadağ’a yılkıya salınan son atlar, yaklaşık 40 yıl önce buraya bırakılmışlardı.

Sürü Oldular

15 – 20 attan oluşan sürüler halinde yaşıyorlar. Aralarında bu yılın başlarında doğduğu anlaşılan genç tayların da sayısı az değil. Demek ki her geçen yıl çoğalıyorlar.

Her sürünün mutlak bir lideri var. Lidere baktığınızda, sürünün en görkemli, en yiğit bireyi olduğunu ve tabii erkek olduğunu hemen anlamak mümkün. Sürü, bir kıyıda otlanırken, lider, tehlikenin gelebileceği en olası yerde tek başına ve gözü kulağı etrafta olarak duruyor. Bizim gözümüze ilk ilişen de sonradan sürünün lideri olduğunu anladığımız bu yılkıydı. Lider, bizim geldiğimizi fark ettiğinde hemen sürüye doğru koştu, en öne geçti ve önünde uzun bir düzlük olmasına rağmen sürüyü, bizim yokuş tırmanmakta zorlanacağımızı bilircesine yokuşa doğru çekti.

Bu arada diğer sürünün lideri de kendi sürüsünü bu sürüye doğru götürerek iki sürünün birleşmesini sağladı. Artık iki sürü birleşmiş yamaca doğru kimi zaman dörtnala, kimi zaman bir yandan otlanıp bir yandan sakin adımlarla tırmanıyordu. Bir süre sonra onlara yamaçtan aşağı inen bir sürü daha katıldı. Bu, yılkıların tehlike sezdiklerinde bir anda nasıl güç birliği oluşturduklarının da resmiydi.

Öyle ya, özellikle İç Anadolu Bölgesi, kurtların yoğun yaşadığı bir coğrafya ve kurtlar genellikle sayıları yedi, sekiz, bazen ona ulaşan sürüler halinde ve çoğunlukla da tek yakaladıkları hayvanlara tuzaklar kurarak avlanırlar. Yılkıların yaşadıklarından edindikleri tecrübe, güç birliğinin değerini öğretmiş olmalı. Atların yaşadığı Ulu Çukur, yani yanardağın ağzı, aynı zamanda bazı köylülerin yayla olarak kullandığı, koyun, keçi besiciliği ve bal yetiştiriciliği yaptıkları yüzlerce metre derinliğin içindeki bir düzlük.

Burada 12 ev bulunuyor, aileler kasım ayına kadar burada yaşıyor, bahara kadar da köylerine dönüyorlar. Karadağ, baştan da söylediğimiz gibi bugün bile geçmişini açıkça ortaya koyan sönmüş bir yanardağ. Patlama sırasında dağın etrafa püskürttüğü küller ve neredeyse bir asfalt mıcırı büyüklüğünde parçalanmış çakıllar her yerde açıkça görülüyor. Bu püskürmenin etrafa savurduğu kaya büyüklüğünde kırılmış taşlar da var.

Bölgede tek bir su kaynağı var, işte o kaynak da bu taşların arasında. Yan yana açılmış kuyular ve bir de çeşme var. Her yana atların su içmesi için, kimi yıllar önce taşlardan oyulmuş, kimi de günümüzde betondan yapılmış yalaklar var. Orman Bakanlığı bir ihaleyle bu yalaklara sutaşıma işini yakın köyden birine vermiş. İhaleyi alan köylü, traktörünün arkasına bağladığı bir su tankeriyle her gün bu yalakları dolduruyor.

Böylece atlar susuz kalmıyor. Yılkılar için çetin günler yavaş yavaş geride kalıyor; kış bitmek üzere. 2300 metre yüksekliğindeki Karadağ, kış boyunca kar altındaydı; hayli zor geçen üç ayın ardından karlar erimeye başladı. Bahar geliyor; yılkılar yine, yeni evlatlar doğuracak, daha da çoğalacaklar. Onlar, Karadağ’ın özgür çocukları olarak bundan sonra da yazılara konu olacak, belgesellerde yelelerini rüzgârlarla yarıştırarak, uçarcasına koşmaya devam edecekler.

Nasıl Ulaşılır?

Konya’ya kadar uçak, otobüs, kendi aracınız veya Hızlı Tren ile ulaştıktan sonra, eğer aracınız yoksa Konya’dan bir araç kiralamanız gerekiyor. Çünkü Karadağ’ı dolaşabilmek için özel araç şart. Konya’dan Karaman istikametine doğru giderken Kaşınhanı kasabasından Çumra istikametini gösteren tabelaları takip ederek Çumra’ya, oradan Arıkören’i geçerek sapaktan sola dönüp, Süleyman Hacı köyüne kadar gidin. Süleyman Hacı’ya vardığınızda, sağınızda, tepesinde TRT vericisi ve askeri bir radar göreceğiniz Karadağ’ı fark edeceksiniz. Süleyman Hacı’nın içinden sağa, Karadağ’a doğru giden yoldan devam edin. Bir süre sonra yol tekrar ikiye ayrılacak, siz sağı takip ederek Üçkuyu’ya oradan da Ulu Çukur’a ulaşırsınız. Anadolu insanı çok sıcakkanlı, kime sorsanız size memnuniyetle ve güler yüzle yol tarif edecektir.

İlgili Video

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir