Sitemizde 15 kategori'de 744 adet yazı yazılmış ve 226 yorum bulunmaktadır.

Oca 202016
 

ulUlysses’in bolca kitap okuyanların bildiği bir “zor okunan roman” olma ünü var. Bu ünün haklı sebepleri var. Joyce, okurundan gerçekten de başka pek çok romana göre çok daha büyük bir sabır talep ediyor.

Bugün bu odadaki herkesin bildiği, ezbere söyleyebileceği noktalar bile –örneğin, olayın Dublin’de geçtiği, herşeyin aynı günde cereyan ettiği, o günün de 16 Haziran 1904 olduğu gibi noktalar bile– romanı ilk kez okuyanlar için çok açık değildi.

Romanı ilk okuyanlardan Virginia Woolf, günlüğüne “herşey galiba aynı günde geçiyor” yazmıştı. 16 Haziran 1904 tarihi de ancak kitabın 10. bölümünde açıkça veriliyor.

Joyce’un seçtiği anlatım biçimi, klasik romanlardan, “Soğuk ve karlı bir kış günüydü. Markiz terliklerini bulamadığı için yine çok sinirliydi…” diye başlayan, bir başı, sonu ve ortası olan romanlardan çok farklı. Joyce bizi olayın orta yerine atıveriyor; karakterlerini gün boyunca takip ederken yaşadıkları ve kafalarından geçenler ile ilgili sayısız ayrıntıyı tasvir ediyor. Allahtan konuşma çizgisi kullanmış, böylece en azından birisi yüksek sesle konuştuğu zaman bunu anlayabiliyoruz; ama bunun dışında, anlatıcının sesiyle karakterlerin iç sesleri arasında okuyucuyu uyarmadan geçişler yapıyor; bu nedenle, her cümlenin kimin kafasından geçtiğini tahmin etmemiz gerekiyor.

Aynı şekilde aniden “gerçek”ten “halüsinasyon”a, “hikaye”den “parodi”ye, bir zihinden diğerine, bir üsluptan diğerine geçiveriyor. Ancak kitabı bitirdiğimizde, bağlantıları kurduğumuzda tüm parçalar yerine oturmaya başlıyor. Attar’da yolculuğun sonundaki 30 kuşun meğer Simurg’un kendileri olduğunu farketmesi gibi, biz de yolcuğun sonuna vardığımızda şunu görüyoruz: Meğer tüm bu ayrıntılar ve karmaşa hikâyenin kendisiymiş; “hiçbirşey anlatmıyor” gibi görünen bu kitapta, Joyce üç karakterin tüm hayat öykülerini büyük bir ayrıntı tutarlılığıyla bize anlatırken insanlık halinin de bir fotoğrafını çekmiş.

Ulisse-Joyce-riassuntoJoyce’un “profesörleri yüzlerce yıl meşgul edeceğim” ve “Dublin yokolursa bu kitabı kullanarak tekrar inşa edilebilsin” diyerek kitaba yüklediği binlerce felsefi, tarihi, edebi gönderme, Dublin’le ilgili yerel ayrıntı da bu işin zorluğunu katmerli bir hale getiriyor.

Peki, artık herşeyin, kısa sürede kitlesel olarak üretilip, kısa sürede kitlesel olarak tüketileninin makbul olduğu bu ahir zamanda, bizden böylesine sabır talep eden bir kitabı niye okuyalım? Faulkner bir söyleşisinde güzel bir söz söylemiş: “Ulysses’e ümmi bir Baptist vaizin Kitab-ı Mukaddes’e yaklaştığı gibi yaklaşmalısınız”, demiş, “imanla”. İmanla, çünkü, Ulysses ilk başta göstermese de, kitaba sabırla yaklaşan, bir geviş getirme üslubuyla tekrar tekrar dönen, bağlantıları kuran okuru ödüllendiren, kendini haklı çıkaran bir kitap.

Ben bugün, burada, Ulysses’i neden okumalıyız sorusuna benim gözümde en çok önem taşıyan beş cevabı vereceğim:

İlk olarak, Ulysses’i hayat aşkına okumalıyız. Ulysses’de herşeyiyle tüm bir hayat var. Doğumuyla, ölümüyle, mutluluğuyla, umutsuzluğuyla, sefaletiyle, yemesi-içmesiyle, osurması-def-i hacet eylemesiyle tüm bir hayat. 22 yaşında, zihni kitapla, ilahiyatla, felsefeyle ve müzikle dolu bir gencin, 38 yaşında bir reklamcının, 34 yaşında bir sopranonun tüm zihinlerinin yanında, yan karakterlerin arasında genç bir kızın, babasını o gün kaybetmiş oğlan çocuğunun, müşfik ve tarih meraklısı papazın zihninden geçenler de var. Ulysses’i bir kere okuyunca, hayatta başınıza gelen, aklınızdan geçen pek çok şeyin bu kitapta da olduğunu göreceksiniz, kendinizi “bunu Bloom da düşünmüştü”, “Stephen de aynı bunu yapmıştı” derken yakalayacaksınız.

Ulisse-Joyce-riassuntoİkinci olarak, Ulysses’i edebiyat aşkına, büyük bir dil ustasının marifetlerinin tadını çıkarmak için okumalıyız. Joyce, kelimelerle herşeyi yapabilen bir yazar. Dilin her halini kullanıyor. İngilizcenin her dönemi, her jargonu, her türlü dinî, siyasi, tarihî retorik Joyce’un ince alayından payını alarak 750 sayfa boyunca geçit resmine çıkıyor. Üstelik bunu büyük bir müzikaliteyle, dilin ritmlerine, seslerine, yan anlamlarına karşı çok dikkatli bir tutumla yapıyor. Bu girift, usta işi yapı yüzlerce sayfa arasından birbirine göz kırpan ayrıntılarla dolu, hangi ayrıntıyı merak edip kurcalasanız sizi gülümsetecek bir inceliğe varıyorsunuz.

Üçüncü olarak, Ulysses’i mizah aşkına okumalıyız. Ulysses’in “büyük ve zor kitap” ünü, “vaay, Ulysses” dedirten halesi yüzünden Ulysses’in müthiş bir ciddiyet kumkuması olduğunu düşünen çok kişi var. Joyce ise “keşke bir hayır sahibi de ne biçim matrak olduğunu söyleseydi” ve “insanlar bu kitaptan ahlak dersleri çıkaracak diye korkuyorum, oysa içinde tek bir ciddi satır bile yok” dermiş.

Ulysses’de her türlü şaka, kelime oyunu, ironi, kinaye, belden aşağı espri var. Karakterlerin çoğu durmadan şaka yapıyorlar, ama en önemlisi Joyce’un dünyaya sempatiyle bakan ironisi. Jacques Tati’nin filmlerini andıran bir bakış açısıyla, olaylara bir adım geriden bakarak dünyanın saçmalığı içinde insanlık halini şefkatli bir gülümsemeyle tasvir ediyor ve bunu yaparken büyük iddiaların, kahramanlık hikâyelerinin altını oyuyor, bizi kendimizi fazla ciddiye almamaya, çelebiliğe, kalenderliğe davet ediyor.


Dördüncü olarak, Ulysses’i müzik aşkına okumalıyız. Ulysses müzik dolu bir kitap. Kitap boyunca bazı şarkılar karakterlerin aklından hiç çıkmıyor. Üç karakter de enstrüman çalıyorlar, Molly profesyonel bir soprano, Stephen’ın güzel tenor sesi var. Bloom Stephen’ı de profesyonel müzisyen yapma hayalleri kurarak Stephen’ın kafasını ütülüyor. Stephen’ın babasının şarkıcılığı da meşhur. Sirenler bölümünde Stephen’ın babası ve arkadaşları oturup piyanonun başında uzun uzun şarkı söylüyorlar. Bir adım ötede, Joyce’un dilinin müziği de var.

Ulisse-Joyce-riassuntoKitabın tamamında bir sonat formu görenler bile var; ilk üç bölümde Stephen temasının, sonraki onbir bölümde Bloom temasının sunulmasını sonat biçiminin “sunum” bölümüne benzetiyorlar. Kitabın ağırlık merkezi olan, tiyatro formundaki Kirke bölümünde, Stephen ve Bloom karşılaşıyorlar ve sonat biçiminin “gelişme” bölümüne paralel olarak, bu iki ana tema tüm yan motifleriyle birlikte içiçe geçirilerek işleniyor. Bu doruk noktasından sonra Stephen ve Bloom’un yorgun argın eve dönmelerini zorlarsak sonat biçiminin “tekrar sunum” bölümüne, ve nihayet erkeklerin dünyasından çıkıp Molly’nin zihnine girdiğimiz kapanış bölümünü de sonat biçiminin “coda” bölümüne benzetebiliriz.

Gelelim beşinci nedene. Bizim “Kızılca Kıyamet Alameti” Ulysses basımının kapağına bakın. James Joyce ve Ulysses kelimelerinden başka tek bir harf daha göreceksiniz: Norgunk’un n’si. Beşinci neden de işte bu: Ulysses’i Oğuz Atay aşkına, Oğuz Atay’ı sevdiğimiz için, onun kitaplarını daha iyi anlamak, kurduğu yapıları nasıl kurduğunu görmek için okumalıyız. Çok kısa ömründe Türkçenin en etkili, en sevdiğimiz kitaplarından bazılarını yazmış, bir öyküsündeki bir kelimenin etrafında işte şurada, ölümünün 35. yıldönümünün hemen ardından hepimizi toplayabilmiş Oğuz Atay da Ulysses’den çok etkilenmiş, Ulysses’in ve Nabokov’un sunduğu teknik özellikleri alarak kurduğu iskeleti, eşsiz mizahı ve “Türkiye’nin ruhuyla” donatarak ilk romanını yazmıştı.

Ben, Ulysses’in üslup parodilerini, noktasız-virgülsüz bölümü, halüsinatif tiyatroyu, Hamlet ve Kitab-ı Mukaddes göndermelerini ilk Tutunamayanlar’da okudum ve sevdim. Yıllar sonra Joyce’u da “Norgunk” diye selamladığımız, aynı etki hattı üzerinde yer alan ve dünyayı edebiyat yoluyla daha iyi anlamamıza büyük katkısı olmuş bu isimleri bu kitabın kapağında buluşturduğumuz için sevinçliyim.

Joyce, 1904’te Nora Barnacle adında bir genç kadınla tanışmıştı. (Nora Barnacle ile 1931’de, evliliğe karşı olmasına rağmen, kızının ısrarları üzerine evlendi.)

Ulysses, Joyce’un kendi anlatımıyla Nora Barnacle’ı sevdiğini anladığı gün olan 16 Haziran 1904 günü Dublin’de geçer. (Romanın asıl kahramanı bir bakıma Dublin kentidir. Her yıl 16 Haziran günü Dublin’de düzenlenen “Bloomsday” yani Bloomgünü’nde, kitaptaki bölümlerde geçen yerlerin dolaşıldığı turlar düzenlenmektedir.)

Konu, özünde son derece yalındır: Öğrenci Stephen Dedalus ile serbest çalışan Yahudi asıllı bir reklam toplayıcısı olan Leopold Bloom’un karşılaş(tırıl)maları. Ancak asıl anlatılan, bu iki kişinin bireysel kimliklerini aşan daha büyük bir gerçeğin parçası olduklarıdır: Stephen “sanatsal” doğanın, Bloom ise “bilimsel” doğanın temsilcileridir. Öte yandan, bu iki dışlanmış kişilik, hem Joyce hem de birbirleri için de özel bir öneme sahiptirler: Stephen, Joyce’un gençliğinin, Bloom ise olgunluğunun yansımalarıdır; Bloom, Stephen’ın, deyim yerindeyse, “manevi babası“dır vb. Ama kitabın edebiyat açısından asıl önemi, çatısının Homeros’un destanı Odysseia ile simgesel koşutluğundan ve Joyce’un kullandığı değişik teknik ve biçemlerden, özellikle de 18. ve son bölümde Bloom’un karısı Molly’nin düşüncelerinin yansıtıldığı “bilinç akışı”ndan gelir.

Ulysses, yılar boyunca, kimine birkaç kez olmak üzere, Fransızca, Almanca, İtalyanca gibi bellibaşlı dillere, bu arada Çince gibi “uzak” dillere de çevrildi; üzerine onlarca kitap yazıldı.

Türk okuru ise, şimdiye kadar ancak, içlerinde özellikle Doğu ve Uzakdoğu gizemciliği ve Geştalt terapisi üzerine çeviri vb. etkinliklerinden tanıdığımız Nevzat Erkmen’in de bulunduğu, bir iki çevirmenin, deyim yerindeyse “cüret ettiği” deneme niteliğindeki “parça” çevirileriyle yetinmek zorunda kalmıştı.

Kitabın “tam ve tekmil” çeviri serüveni, 1991’de Yapı Kredi Yayınları Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi’nin kurulmasıyla başladı. Ulysses, danışma kurulunun dizide yayımlanmak için ilk seçtiği kitaplar arasındaydı. Yarışmaya gönderilen deneme çevirelerinden Nevzat Erkmen’in çevirisi yayımlanmak için uygun bulundu ve Nevzat Erkmen yoğun bir şekilde çalışmaya başladı (1992).

Dört yıl süren zorlu bir uğraştan sonra, geçtiğimiz aylarda biten çeviri, Enis Batur’un da redaksiyonundan geçtikten sonra yayımlanmaya hazır duruma geldi. Kitap, Enis Batur’un “Joyce’un Kulesi” başlıklı “Ön-Söz“ü ve “1992’de Bir ‘Ulysses‘, 1984’te Bir Başka ‘Ulysses‘” başlıklı “Arka-Söz“ü ile sunuluyor.

Böylece, Nevzat Erkmen’in kitabı yazdığı “Çevirmenin Sözü“nde söylediği gibi: “Joyce’un ulusesi” nihayet Türkçede…

 Kitabı alttan okuyabilirsiniz 

 Kitabı alttaki butonlardan istediğiniz formatta indirebilirsiniz 

   PDF Olarak İndirin     Epub Olarak İndir

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir