Sitemizde 15 kategori'de 770 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Ara 222016
 

Günümüz dünya insanı için dünya dışı uygarlıklar ve oralardan gelen araçlar (UFO’lar) ve insanlar (UFONOT’lar), her ne kadar yeni gibi görünen bir konuysa da, bunun tarihçesi hemen hemen dünya insanının ortaya çıkışından önceki zamanlara dayanmaktadır. Atlantis efsaneleriyle ve öteki kayıp kıta efsaneleri bunlarla doludur. Bazı bilim insanları, bu efsanelere biraz daha değişik açıdan bakmanın yararlı olacağını öne sürmektedirler.

1966’da ünlü astronom ve egzobiyolog Prof. Carl Sagan, Amerikan Astronomi Derneği’nde yaptığı konuşmanın bir yerinde “…Başka gezegenlerde ya da galaksilerdeki teknik uygarlıkların delillerini burada dünya üzerinde aramanın daha kestirme bir yol…” olacağını söylemiştir.

Şimdi bu ifadenin ışığı altında Kuzey Britanya’da (Kingoodie Quarry) bir jeolojik katmanda bulunan bir “demir çivi“yi düşünelim. Yapılan hesaplamalara göre çivinin içinde bulunduğu jeolojik katmanın (kaya kütlesi) tarihi, insanlığın Dünya’da ortaya çıkışından 50.000.000 yıl öncesine rastlamaktadır. Oysa bugünkü arkeoloji biliminin ısrarla ifade ettiğine göre, M.Ö. 7000’den önce dünyada insan izine rastlanmaz. Ve yine bu bilimin ifadesine göre, dünya, insani ilk ilkel aletlerini M.Ö. 4000’den itibaren yapmaya başlamıştı.

Şimdi soruyoruz: 50.000.000 yıllık jeoloji katmanları arasında bu çiviyi kim bırakmıştı? Konuya bugüne kadar alışılagelen açının dışında bir açıdan bakmadıkça, bu ve benzeri soruların kolay kolay yanıtlanabileceğini sanmıyoruz.

Dünya dışı ziyaretlerle ilgili kayıtların en eskileri, belki de M.Ö. 45.000’lere kadar inmektedir. Çin’in Huan eyaletinde granit üzerine oyulmuş figürlerde silindir biçimli objelerin üzerinde büyük insan gövdeleri görülmektedir.

Dünya dışı ziyaretlerle ilgili kayıtların en eskileri, belki de M.Ö. 45.000’lere kadar inmektedir. Çin’in Huan eyaletinde granit üzerine oyulmuş figürlerde silindir biçimli objelerin üzerinde büyük insan gövdeleri görülmektedir.

Belki bunlardan daha da ilginç mağara resimleri, atalarımız tarafından Fransa ve İspanya mağaralarına çizilmiş olanlardır. Bu mağaralarda saptanmış olan o zamanın hayvanlarına (bizon, at, geyik, mamut) ait resimler, 15.000 yıl öncesinin gözlemlerini yansıtmaktadır. 2000 kadar olan bu hayvan resimlerinin yanında ziyaretçilerin dikkatini ısrarla çeken şekiller, bugünkü bilgilerimizin ışığında bize UFO’ları hatırlatmaktadır.

Bu konuda araştırmalarıyla tanınmış Prof. Andre Leroi Gourhan, Franco-Carirabrian mağaralarında bulunan gerek hayvan ve gerekse UFO şekillerinin tamamen o zamanın realitesine bağlı olarak çizildiğini belirtmektedir. Yine Paleolitik devreye ait olan İspanya’daki Altamira mağarası ise başlı başına bir sanat galerisi durumundadır. “S” biçiminde ve 200 metre uzunluğunda olan bu mağarada hayvan resimleri duvarları, UFO resimleri ise tavana çizilmiş durumdadır.

Amerikan hükümeti, 1969’da 500.000 dolar harcayarak Dr. E. Condor’un başkanlığını yaptığı komiteye UFO’ların meteoroloji balonları, uçaklar ya da çeşitli gök cisimleri olduğunu ispat ettirmişti. Bu sözde bilimsel raporu göz önüne alırsak, mağara duvarlarındaki şekiller de o zamanlar dünyamızın atmosferinde dolaşan meteoroloji balonları, uçaklar ya da çeşitli gök cisimlerinin resimleriydi. Yani bu resimlere Condor gözüyle bakmak bile işin önemini apaçık ortaya koymaktadır. 30.000 yıl önce şimdiki Fransa ile İspanya topraklarının bulunduğu bölgelerde dolaşan bu uçaklar ya da meteoroloji balonları (!) kimindi? Dünyalıların mı dünya dışındakilerin mi?Batı medeniyetlerinin doğuşunda UFO’ların etkisi düşünülemez mi?

Mexico City’nin 60 mil kadar kuzeyinde bulunana Tula heykelleri, Çin’in Huan eyaletinde bulunan 45.000 yıllık astronot heykelleri kadar eski değilse bile en az onlar kadar ilginçtir. Heykeller üzerinde araştırma yapan  Gerardo Levet, bu konuda şunları söylemektedir:

Söz konusu yapıtlar ve heykeller, 10.000 yıl önce bölgeye gelen Atlantalıların eserleridir. Heykeller, zamanımız teknolojisinden çok ileri düzeylere ulaşmış bulunan Atlantalıların 4 metrelik dev heykellerine çok benzemektedir. O teknolojiyle onlar, dünya dışı uygarlıklarla daha o zamanlar bağlantı halinde bulunmaktaydılar.”

Tula heykelinin özelliklerini şöylece sayabiliriz:

1. Ya bir Atlantalı ya da dünya dışı bir astronotun heykelidir.

2. Başlık, aynı zamanda Güneş enerjisiyle çalışan ve enerji üretmeye yarayan foto-elektrik hücrelerinden meydana gelmiş bir cihazdır.

Başlıca iki tip hücre görülmektedir:
a) Haberleşme ve korunmak için enerji teminine yarayan hekzogonal hücreler,
b) başlığın üst kısmındaki tablet şeklindeki hücreler, çalışırken kullanılan ve cihazlara enerji sağlayan hücre takımı,
c) Uzun kulaklar, dahili ve harici haberleşmede kullanılan kulaklık cihazları,
d) saçlara benzemektedir.

3. Göğüsteki kelebek görünüşlü kısım, aslında enerjisini başlıktaki (b-kısmı) tablet şeklindeki hücrelerden alan yüksek frekanslı enerji alanı yayınlayan bir tür korunma cihazıdır. Hatta aynı zamanda üst kısmında haberleşme için küçük bir mikrofonu da vardır.

4. Sağ elindeki cihaz, bir korunma ya da savunma silahı olabilir. Fakat daha da önemlisi, başlıktaki tablet tipi (b) hücreler tarafından enerjisi sağlanan ve çeşitli işlerde kullanılan bir laser silahı ya da aracı olabilir.

5. Heykelin sırtındaki disk görünüşlü kısım, aslında sahibini koruyucu bir elektronik cihazdır. Bu cihaz, arkadan yaklaşan bir tehlikeyi çok uzaklardan sahibine bildirebilir. Başındaki başlığa göre böyle bir koruma ya da uyarı düzeneğine kuşkusuz gereksinme var.

6. Sol elindeki cihaz, astronotun, içinde özel yiyeceklerini taşıdığı bir çeşit erzak çantasıdır.


15 Haziran 1952 günü, Yukatan’da Palenque kalıntılarında araştırmalar yapan arkeolog Albert Ruz Lhuillier ve arkadaşları, gizli bir mezar buldular. 1.70 metre boyunda bir iskeleti saklayan bu mezar, 3.80 metre uzunluğunda, 2.20 metre genişliğinde ve 2 cm kalınlığında oymalı bir taşla örtülmüştü.

Taşta esrarengiz bir aracın içinde bir insan görünüyor. Bu aracın alt kısmından ateş fışkırıyor ve aracın içi, birçok aletlerle dolu. Palenque taşı konusunda ayrıntılı bir araştırma yapan Bilinmeyen Uygarlık Unsurlarını Araştırma Merkezinden Guy Tarade ve André Millou, mezar taşındaki oymayı şöyle açıklamışlardır:

Taşın ortasında görünen ‘pilot’ adını verdiğimiz kişi, bir başlık takmış ve aracın ön kısmına doğru bakmaktadır. İki eli kaldıracın üstünde. Sağ eliyle Citroen arabalarınınkine benzer bir vites kolunu tutmaktadır. Başı bir desteğe dayanmakta ve de burun deliklerine bir soluk alma aygıtı yerleştirilmiş durumdadır.

Füzeleri andıran araç, Güneş enerjisini kullanan bir uzay gemisi duygusunu vermektedir. Aracın ön tarafında Mayaların simgesel işaretlerinden ‘Uçan Tanrı‘yı simgeleyen bir papağan görülmektedir. Füzenin arka kısmına 10 akümülatör yerleştirilmiş. Bunlardan başka enerji çekmeye yarayan düzenlemeler de görülmektedir.

Önde dört bölümlü bir motor, arka kısmında da ateş fışkıran bir boruya bağlanmış hücreler, karmaşık uzuvlar var.

Bu satırlar, Palenque taşını değerlendiren bilimsel rapordan alınmıştır.

Zamanımıza daha yakın yıllara doğru Büyük Sahra’nın kuzey bölümünde çok ilginç kaya resimleri ortaya çıkarıldı. Bu resimlerde dalgı. ya da uzay giysileri giymiş, ağızları olmayan iri insanlar görülmektedir. 6. metre büyüklüğündeki duvar resmine araştırmacılar, “Merihli” adını vermişlerdir.

Bazı bilim insanları, bu resimlerdeki giysilerin kum fırtınalarından korunmaya yarayan tulumlar olduğunu ileri sürdüler. Fakat resimlerin 9000 yıllık olmaları, bu tezi çürütüyor. Çünkü şimdiki çöl olan o yerler, 9000 yıl önce yemyeşil bitkilerle kaplı verimli alanlardı.

Gelelim kutsal metinlere, efsanelere ve folklora. Birbirinden uzak, bütünüyle farklı topluluklarda benzer mitoslara, destanlara, inançlara ve ayrıntılara rastlıyoruz. Çok eski, unutulan bir çağda bu olaylar zinciri çeşitli toplumları etkilemiş, inançlarına, mitoslara ve kutsal kitaplarına geçmiştir.

Bu tür kaynaklarda gökten inen insanların örneklerini daha çok buluyoruz. Eski Mısır, Hint, Japon ve Çin metinlerinde gökten gelen dünya dışı varlıklara tanrılar denilmiştir. Hemen hemen en eski Sanskrit metinlerde bu tanrıların araçlarına Vimanalar denir.

Arizona’nın Hopi yerlileri, kendilerinin Kachina ismini verdikleri insanlar tarafından parlak uzay araçları içinde güneyden buraya getirildiklerine ya da havadan kendilerine yol gösterildiğine inanırlar. California’daki Palutésler’in arasında yaygın bir inanca göre ise, toprakları bir zamanlar havada yolculuk edebilen Hav-Musuvslar’ın vatanıydı.

Kanada Kızılderililerinin folklorunda sık sık tekrarlanan bir inanç vardır: “Yeryüzünde yaşayan insanlar, önceden başka gezegenlerde yaşıyordu. Bütün insanlar, uzak gezegenlerden gelen halkın torunlarıdır.”

Kraliçe Charlotte Adası sakinleri, ateş saçan dairelerle yıldızlardan nen Yüce Bilgeler’den, Navajoslar da uzaydan gelen, uzun süre yeryüzünde kalan, sonradan uzak dünyalara dönen yaratıklardan bahseder.

Eski İnka geleneklerine göre tanrıça Orjana, Venüs gezegeninden gelmedir. Bu tanrıça, 70 çocuk doğurup yeni bir ırk meydana getirmiş, sonra geldiği gezegene geri dönmüştür. Aynı şekilde yaratıcı tanrı Virakoşa da uzaydan gelmedir.


İlk önceleri, efsanelerin çoğunda tanrıların (aslında dünya dışı astronotlar) Ülker Takımyıldızı’ndan gelme oldukları belirtilir. Meksika kaynakları, 2000 yıl önce Alban Dağı’na yerleşen, dev heykeller ve kalıntılar bırakan, geçmişleri bulunmayan Olmekler’den söz eder. Genellikle destanlara göre, gökyüzünden gelen bu uygarlık yaratıcıları, işlerini tamamladıktan sonra iz bırakmadan ortadan kaybolmuşlardır.

Mısır kökenli kaynaklarda dünya dışı astronotlar sorunu, daha da belirgin olarak karşımıza çıkmaktadır. Menfis’te firavunu ziyaret eden tanrı Ptah, uçan bir gemi kullanıyordu. Güneş tanrısı RA için eski bir yazıt şöyle der:

Yıldızlarla Ay arasında dolaşırsın. Gökyüzü ile yeryüzü arasında Aton’un gemisini yönetirsin.

Yakutların cenazelerinde okunan bir duada ise Işıldayan arabalarıyla yıldızlardan inen ruhlardan söz edilir.

Çok eski bir geçmişte Nil ülkesine üstün bir varlığın geldiği ve oradaki insanlara uygarlık aşıladığı Mısır’da hâlâ söylenir. Bu üstün varlık, Mısırlılara seslerle fikirleri kaydedebilmeleri için simgeler gösterdi. Müzik çalabilsinler diye ellerine arp verdi. Yıldızları gözleyip krokilerini çıkarmasını, rakamlarla sayı saymasını, şifalı otlar ve ilaçlarla hastaları iyi etmelerini öğretti. Mısırlılar, bütün bunları öğrenince, yabancı, onlara veda ederek göklere uçtu gitti. Bu yabancının adı Thot’tu.


Meksika’ya gökteki bir delikten indiği ya da kendi yönettiği kanatlı bir gemiyle geldiği söylenen sorguçlu yılan QUETZAICOATL, Orta Amerika’daki yerlilere tarım, gökbilim, mimarlık ve ahlâk konularında dersler verirdi. Bu uygarlık elçisi, Orta Amerika kültürü üzerinde öyle silinmez bir iz bıraktı ki, Meksika’da adı hâlâ saygıyla anılır. Birçok resmî yapıların duvar resimlerinde hâlâ Sorguçlu Yılanı görmek mümkündür.

Sümer Uygarlığı doğduğu sıralarda İran Körfezi yakınlarında son derece garip bir yaratık belirdi. Kocaman bir balığı andırıyordu. Ama ayakları ve yüzü insan gibiydi. Denizden çıkıp gelen bu yaratık, Mezopotamya’nın ilkel halkına onların kendi dilleriyle hitap etti. Onlara buğday ekmesini, akıllarından geçenleri yazmalarını, sayı saymasını, kentler kurarak bunları yönetmek için kurallar meydana getirmesini, gökteki yıldızları gözlemlemelerini öğretti.

OANNES adıyla anılan balık tanrı, üstün bir öğretmen olsa gerek. Çünkü Dicle-Fırat bölgesini dünyanın en ileri uygarlıklarından birini doğurarak parlak matematikçiler ve gökbilimcileri yetiştirdi. Bu bilgileri sizlere aktardığımız We Are Not The First isimli kitabın yazarı Andew Tomas, şöyle soruyor:

Oannes, gök gemisiyle önce denize inip sonra karaya çıkan, uzay giysileri içinde balığa benzeyen bir kozmonotmuydu?”

Romalı Tarihçi Livu, Constantin’in ordularına bir defasında  bütün askerler tarafından görülen ve kendilerine yol göstermiş olan dairesel, parlak, âdeta alev alev yanan gümüş renkli disklerden bahseder.

Jacques Valleé’nin Passport to Magonia adlı eserinde ilk resmî UFO araştırma heyetini kurduran bir Japon generalinden bahsedilir. UFO’larla ilgili ilk askerî ve resmî araştırmayı bu heyet yapmıştır. Şöyle anlatılır:

Tarih, 24 Eylül 1235 idi. Zamanımızdan 7 yüzyıl önce. General Yoritsume, ordusuyla birlikte konaklamıştı. Aniden ilginç bir olay dikkatlerini çekti. Gece yarısından sabaha kadar esrârengiz ışık kaynakları, güneybatı yönünde sağa ve sola dairesel hareketler yaptılar. General Yoritsume, olayla ilgili olarak bugünkü terimlerle tam bir bilimsel araştırma emretti.  Orduda aklı başında olan kimseler, kolları sıvayıp çalışmaya koyuldu. Çok geçmeden de raporlarını generale takdim ettiler:

«Olay, tamamen tabii bir hadisedir generalim. Kuvvetli rüzgâr, yıldızları yerlerinden oynattı

Bu, bize komik gelmesin. UFO’larla ilgili en az bunun kadar komik raporlar, zamanında Amerikan Hava Kuvvetleri’nin ağzından da verilmişti.”

Dinî metinlere bugünkü bilgilerimizin ışığı altında bir göz atacak olursak, uzaylılara ve uçan dairelere o kaynaklarda da atıflar bulunduğunu görürüz. Mayaların kutsal kitabı Popol Vuhta ilk insanların her şeyi bildikleri, gök kubbesiyle yeryüzünün her köşesini inceledikleri yazılıdır. Bu ilk insanlar, hem gökte, hem de yerdeki küçük ve büyük her şeyi görebilirlermiş.

Tibet’in kutsal kitapları olarak bilinen Kandshur ve Tandshur ile Hintlilerin Mahabbarata Destanı”nın Ramayana bölümünde Vimana adı verilen daire biçiminde olan uzay araçları uzun uzun anlatılır. Bu kitaplarda tanrıların içi görünen (saydam) kürelerde oturdukları, bazı uçan gemilerin 100 kadar yolcu taşıdıkları anlatılır. Bu konuda Mysore’deki Sanskrit Araştırmaları Uluslararası Akademisi’nin görüşü şöyledir:

Sanskritçeden çevirdiğimiz el yazmaları, havada, karada, denizde, gezegenden gezegene yolculuk edebilecek nitelikte otomatik gemilerin çeşitlerini açıklıyor. Yazılara göre bunlar, havada hareketsiz durabiliyorlar. Hatta görünmez hale gelebiliyor ve uzaktaki düşman araçlarını sezebilecek güçte cihazlara sahip bulunuyorlardı.

Buna benzer gök gemilerinin kayıtlarına eski Çin ve Japon efsanelerinde de rastlıyoruz.


Hezekiel’in Göksel Ziyaretçileri

30. yılda, 4. ayın 5. günü Kevar Irmağı kıyısında sürgünde yaşayanlar arasındayken gökler açıldı, Tanrı’dan gelen görümler gördüm. Kral Yehoyakin’in sürgünlüğünün beşinci yılında, ayın beşinci günü, Kildan ülkesinde, Kevar Irmağı kıyısında RAB Buzi oğlu Kâhin Hezekiel’e seslendi. RAB’bin eli orada onun üzerindeydi.

Kuzeyden esen kasırganın göz alıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu. En ortasında insana benzer dört canlı yaratık duruyordu; her birinin dört yüzü, dört kanadı vardı. Bacakları dimdikti, ayakları buzağı ayağına benziyor ve cilalı tunç gibi parlıyordu.

Yukarıdaki satırlar, evrende hayat ve uçan daireler konusunda hiç düşünmemiş ve hiçbir şey işitmemiş bir insan için saçma bir masaldan başka bir şey değildir. Dinsel metinlerde buna benzer satırlara sık sık rastlanır. Bunları hepsi ne oldukları belirsiz dinsel masallar diye bir kenara atarsak, biz zararlı çıkarız.

Tevrat’ta Tanrı’nın ve meleklerinin gökten korkunç gürültülerle ve dumanlar saçarak indiği birçok bölümde, değişik kişilerin ağızlarından etkileyici bir biçimde anlatılır. Bunlardan en ilginçlerinden birini Hezekiel, yukarıda naklettiğimiz şekilde anlatmıştır.

NASA’nın eski uzay mühendislerinden Josef F. Blumrich, Hezekiel’in anlattıklarını kendi mühendislik bilgisinin ışığı altında okuduğu zaman, anlatılmaya çalışılanların hiç de birçoklarının sandığı gibi masal olmadığını ve uygulamaya değer şeyler olduğunu anlamıştır. Blumrich’in uygulamasını nakletmeden önce Hezekiel’i biraz daha okuyalım ve anlamaya çalışalım:

Bu dört yüzlü yaratıklara bakarken, her birinin yanında, yere değen bir tekerlek gördüm. Tekerleklerin görünüşü ve yapısı şöyleydi: Sarı yakut gibi parlıyorlardı ve dördü de birbirine benziyordu. Görünüşleri ve yapılışları iç içe girmiş bir tekerlek gibiydi. Hareket edince yaratıkların baktıkları dört yönden birine doğru sağa sola sapmadan ilerliyordu. Tekerleklerin kenarı yüksek ve korkunçtu; hepsi çepeçevre gözlerle doluydu. Canlı yaratıklar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyordu; yaratıklar yerden yükseldikçe, tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Ruhları onları nereye yönlendirirse oraya gidiyorlardı. Tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi.”

Ve bana dedi ki: “Ademoğlu, ayak üzerine dikil ve seninle görüşelim.” Ve arkamdan Rab’bin izzeti kendi yerinden mübarek olsun diye büyük bir gürleme sesi işittim. Ve canlı yaratıkların kanatları birbirine dokundukça onların sesini ve yanlarındaki tekerleklerin gürültüsünü, büyük gürleme sesini işittim.

Hezekiel’le kimler konuşmuştu ve bunlar nasıl yaratıklardı? Araçları nasıl bir şeydi? Bu soruların cevaplarını ve konuyla ilgili çalışmalarını Blumrich’in kendi ağzından dinleyelim:

Hezekiel’in anlatmaya çalıştığını iyice kavrayabilmek için, değişik tarihlerde yazılmış 6 İncil’i araştırdım. Bunların çevirmenleri de Protestan ve Katolikler olmak üzere değişik mezheptendiler. Bunlardan başka, iki tanınmış tefsir kitabına da başvurdum. Hezekiel’in anlattıklarını hava ve uzay aracı mühendisliği prensiplerine uyguladığım zaman, üstteki resimde görüldüğü gibi bir araçla karşılaştım.

Araç, esas olarak taban tabana tespit edilmiş iki koniden oluşan bir gövde ile bu gövdeye vağlı dört helikopter takımından meydana geliyordu. Anlatılanlara bakılırsa Hezekiel,  aracı ilk gördüğü zaman ondan 1 km kadar uzakta bulunuyordu. O sırada nükleer motor ateşlenmişti. Bu sebeple aracın etrafında bulut birikimi olmuş olabilir. Bu dehşet verici manzaraya rağmen Hezekiel, makinenin sabit kısmı içinde dönen parçaların hareketlerini, yere konma ayaklarını ve helikopter takımlarına bağlı mekanik kolları fark edebilmiştir. Onun ilk tepkisi, helikopterleri insan biçimli yaratıklara benzetmek şeklinde olmuştur. Fakat sonradan canlı yaratıklar sözcüklerini kullanarak onların pek de o zamana kadar alışık olduğu insanlara benzemediğini belirtmek istemişti.

Aracın iyice alçalıp da yere konuşu sırasında Hezekiel,  helikopterin koruyucu kaplamalarını anlatabilmek için insan suratına benzetme yapmaktan kendini alamamıştır. Ortadaki gövdenin alt kısmına rastlayan kızgın radyatörü fark etmiştir. Fakat o daha çok tekerleklerden etkilenmiştir.

Bu tekerleklerin göze çarpan görünüşü, birçok resim ve metinlerde hatalı olarak gösterilmiştir. Bu tekerleklerin ne yöne döndüğü de anlatılmış değildir. Bu garip dönüş şekli, beni tüm mühendislik bilgimi kullanmama ve bir patent kazanmaya zorlamıştır. Bu tekerlek şekli, bugün felçli hastalar için yapılan tekerlekli iskemlelerde başarıyla uygulanabilmektedir.

Hezekiel, aracı tarif ettikten sonra, havalandığında bıraktığı etkiden de söz ediyor. Tekerlek ve kanatların büyük bir gürültüyle hareket ettiğinden bahsediyor. Yani Hezekiel, olayların şahidi. Yaratıklar, onunla konuşup ülkedeki kanunları düzenlemesini istiyor. Onu araçlarına bindirerek yanlarına alıyor ve telaşlanmamasını, ülkeyi henüz gözden çıkarmadıklarını söylüyorlar. Bu olaydan çok etkilenen Hezekiel, araçtan bahsetmeyi sürdürüyor.

Üç bölümde daha dört tarafa gidebilen iç içe ve dönmeyen tekerleklerden bahsediyor. Onu en çok etkileyen, aracı saran gözler. Yaratıklar, ona gözleri olan fakat görmeyen, kulakları olan ama işitmeyen bir isyankarlar evinde bulunduğunu söylüyor. Hezekiel’i vatandaşlar hakkında bilgilendirip kanunlarla ilgili emir ve öğüt verdikten sonra gidiyorlar. Hezekiel, görevini ciddiye alarak yaratıkların verdiği bilgileri yayıyor.

İlgili Videolar (Uzaylı Çeşitleri)

Dünyada Yaşamış Kadim Irklar ve Yedi Kök Soy

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir