Sitemizde 15 kategori'de 711 adet yazı yazılmış ve 222 yorum bulunmaktadır.

Nis 062016
 

Susam Sokağı'ndaki Fahişe KadınlarTelevizyonumuzla aynı kiloda olduğum zamanlardandı. Dedemin sakladığı dergilerin yapışkanlığının sebebini hiç sorgulamadığım dönemlerdendi. O zaman pek çok şey güzel, pek çok duygu Susam sokağı tadındaydı, dayatmalarımız, parti politikları pek yoktu. Bu yüzden düşünecek aşklar vardı, bir kadının iç çamaşarını görmek yüz kızartıyordu, caminin minaresinin üstündeki hilali elektrik çeksin diye koymuşlar sanıyorduk. Arkasında su çiçekleriyle oturup yeni alınan çamaşır makinasının baloncuklarını patlatıyorduk.

O zamanlarda MFÖ para çantasıyla karışımıza çıkıyordu ve twitter kimsenin aklında bile değildi. Gevrek sanki daha tatlıydı, simit diye bağırıp, arkadaşlarımızı tekmelediğimiz zamanları biliyorum. Gözlüklü olmamın sebebini, babamın beni duvarı fırlatmasından dolayı olduğunu hep bildim ve pilot hiç olamadım. Salıncakta sallanırken intihar kararımı verdiğim yıllar, Edip Cansever şiirlerini yazıyordu, ben ise Küçük İskender, Küçük Prens ile ilişkisi olduğunu sanıyordum.

Babamın annemden başka herkesi sevdiğini bilerek büyüdüm. Bir kuşun da televizyon izlerken boynunu kırmıştım, annemle saatlerce ağlamıştık, sonra pasta yaptı, ben unuttum, pasta orta halli aileler için mutluluk kaynağıydı, bir de Alisebaba tatlısı vardı, ben arkadaşımla sevdiğimiz kızı ortadan ikiye paylaşacak kadar masumduk, ben solaktım ve kızın suratının sol tarafını hiç göremedim, annesine yardım ederken sağ tarafı görünüyordu, hiç fark etmedi ve biz otistik bir arkadaşımızla beraber aşk acısı çektik, sonra ilk küfürümü etmek için hazırlandım.

İçkili gelen ebeveynim, akrabalarımızdan birine küfür etmem için telefonu çevirdi, döngünün hep aynı noktaya bulduğunu, Sisifos’tan önce, çevirmeli telefonların dokuzdan geriye döndüğündeki korkularımla öğrendim, bağlandı, kız çıktı, bilmem ne abla dedim, efendim canım dedi, o adam zevk verircesine küfür etmemi söyledi, sonra gökyüzüne baktığımda yıldız ya da hayatımı değiştirecek Tanrısal olayı olmadı, ilk öpüşmem de kuzenimle olmuştu, buzdolabı kartonunun arkasından öpüşüp, dört yaşın verdiği cinsel hazla, ağaçtan erik çalmaya çıktık. Işıklar ve çığlıklar hep benden uzak olmasını istedim. Herhangi bir cinayet sırasında ilk öldürülecek insandım.

Psikolojim, gülerek kıldığım namazlardan sonra kulağı çekilen ve herkes içinde dua okutmadığı için yer yer zındık olan biri olarak, Tanrı’ya kızmadım, herkesin kontrol edemediği şeyler vardı ve bunca işin içinde benim yirmi beş kuruş için günlerce ağladığım zamanlarda kandırılmama izin vermesini hiç unutmadım. Sonra baktım, ben hiçbir şey unutamaz oldum, ne kötü şey varsa unutmayacağım dedim. Bu yüzden Tanrı’nın varlığını unuttum.

İnsanları gözlemlemek işine koyuldum, sokaktan geçen insanların sadece ayakkabılarını gören penceremle, geleceğin fetişisti olma yolundaydım, ayaklardan insan analizi yaptığımdan, dost başa düşman ayağa mantığıyla herkesin ilk görüştü sevmediği kimse oldum… Bir de baktım, Tsubasa da bitmiş, kapı çaldığında hemen pencereye koştum, evde bende başka kimsesizleri oynayan yoktu, baktım, şık, yılan derisinin ne olduğunu bilmediğimden, parlak ayakkabıları olan insanlar indi, hemen anladım, televizyonu aldım, masanın altına birlikte sakladık, kapı çaldı, çaldı, televizyonun korkudan sesini kıstım, o zaman batarya sisteminin var olabileceğini hiç düşünmemiştim, aciz memurlar, gidin, gidin, diyecek kadar insanlarla konuşmam olmadı.


Tavandaki lambanın gölgesi en iyi arkadaşlarımdandı, zaten ev güneş görmüyordu, o yüzden Jung’ın arketip (gölgeler) düşüncesini ben 60 watt sarı lambadan öğrenebildim. İnsan yer yer sıkılıyor tabi, Şirinler de o zamanlar komünistti fakat Kanal D’de yayınlanıyordu. Annemi hamamda çıplak gördüğümde, Oidipus’u yazmayı düşündüm, sonra midemi bulandıran buharın sevişirken çıktığını sanarak, kömürden ölenlere anlam veremedim.

Yüzerken insan nasıl ölebilirdi ki, ayağı kramp girip ölmek ne demek, neden yüzemez ki insan, sonra kontrol kalemini prize sokarken korkularım başladı, ışık yanarken, oradan elektrik geçtiğini anlayıp, babama başardım dedim. Diğer bir sınav için, karanlıkta odaya gitmen gerekiyor dedi, hemen yaparım dedim, dünyayı kurtaracağımı hiç sanmadım, karanlıktanlardan korkarak aydınlığa çıkartacak kadar şiir bilmiyordum.

Odada çığlık attım, hayatımda en korktuğum an, namaz kılan kadının kafasına dua etmek için pikeyi geçirmiş oluşuydu. Sonra korkularım gittikçe küçüldü, arkadaşlarım ilk sen ağzına al sonra ben diyerek beni tahrik etmeye çalıştılar ve ben uzun yıllar aseksüel olduğumun farkına hiç varmadım, belki de değildim, sevmiyordum, söz de her kadınla yatmıştım ama… İşin içine bir yerden sonra aşk giriyordu. Gölgeler, pikeler ve helva getiren komşu üçlemesiyle, kendimi tedavi etmeye çalıştım.

Babamın heteroseksist sıkıntılarını eve yansıtmaması için anne Bey’in göçü olarak babamın aldatmalarını umursamıyordu, bir de sabah karşı küçük kız çığlıkları vardı, mutlaka yeni doğan bebek ezandan on saniye önce ağlardı, köpekler bittikten sonra havlar ve her gece gökyüzü pembe diye deprem olacağını sanırdık, etrafımızda biri öldü, sela veriliyor diyince hemen allah rahmet eylesin diyerek büyüdük ve teravih namazlarında “Allahümme salli ala” diyerek ruhumuzu arındırdık.

Eve geldik, Huysuz Virjin izledik, Atv’de yayınlandığı sıralardan reklama girmeden beyaz bir fonda o kişi öpücük kondururdu, ben bunun rahatsız ediciliğini babam var diye hissediyordum. Bu kadeh senin şerefine emmoğlu klibiyle birlikte mezarlıklardan ne zaman geçsem Ferdi Tayfur hüznüne boğulduğumu fark eder oldum, dağ üzerinde mavi fonda bıyıklı bir adamın gözyaşlarını, İsa’nın çilesinden daha ağır kim bulmaz ki? İsa’yı da Thalia’nın dizileriyle öğrendik, onların annesi, babası ve oğulları çoktu, akrabalık ilişkileri bizimki gibi altın günlerine dayanmıyordu, Meryem hep yüzünlüydü, hatta İsa yok diye kan ağlamıştı, Tanrı’nın oğlu olmak böyle bir şey, bunca çocukların anasının biblolarına karşı dua etmezken.

Büyük gözlerim var diye, deli olduğum için kimse oyunlarına almıyordu, evet sanırım deliydim, çünkü hiçbir çocuk gibi anlam veremiyordum, hangi takımlısın diye soranın yüzüne bakıp, altında ne arıyor diye düşünüyor ve cevap vermiyordum, profesyonel bir suskun ve paranoyaktım, babamın annemi üzdüğü için dili tutulması numarasının altında, az önce öpüştüğü kadının dilinin verdiği hazzıyla tutulduğunu hiç düşünmemiştim.

Küçük Ev’de Lora vardı ama ben hiç göremedim, annem anlatırdı, güzel ve ağlak bir hatundu, kapitalizm bu ya diyemedim, Tolga abi başlamıştı o anlarda, Palm Sokağı Çocukları’nı Ferenç Molnar yazmıştı ve ona sırtımı dayayıp, Susam Sokağı’nı izleyip, o hiç bitmeyecekmiş gibi sanıyordum. Sonra biri geldi, artık büyüdün, sana günah yazılıyor, dinde bu yazıyor dedi.

O anda günah ve sevabı düşünmeden hayatıma devam eden ben, büyük bir kaosun içine sokulup, her şeye rağmen diyerek saçlarımı dökmek için ileriki yaşları beklediğim huzurum, İkinci Dünya Savaşı sonrası insanoğlunun durumuna düşmüştü ve Susam Sokağı yayından kaldırıktan sonra Barış Manço ölmüştü ve tüm bunları ben yaptığımı sanarak, günaha girmek için Affan Dede’ye çocukluğumu gizliden sattım, lafı eveledi geveledi ve beş para etmez dedi ama ben akıllık yaptım ve en çok mutlu olduğum reklamı kulağına fısıldayıverdim, o da nakit ödedi, gidip 900’lü hatlarda çıkan kadınların gerçekten var olup olmadığını öğrenmek için aradım, bant kaydından bir kadın çığlık atıyordu, korkup kapattım, 169 PTT Masal Servisi’ni aradım, masal dinlerken yarıda kaldı, param bitmişti, bu yüzden hep kısa saçlı kızlara aşık oldum.


About Yazabilen Yaratık

Merhabalar, uzun zamandır yazabilen yaratık olarak kurguladığım hayali karakterimin yazdığı yazılar ve ben arasındaki fark üzerine yazmayı istiyordum. Bunu zamanla reddettim sonra fark ettiğimde (şu an) tüm hayatımın, hayali bir şey tarafından tüketildiğini görme durumunu yaşadım. İlk başlarda sadece, yazmak planıyla başlamıştım. Yazan kişinin dini, cinsiyeti, bedeni önemli olmamalı, insanlar düşüncelerim açısından sevmeli ve birkaç dostum olsun istemiştim. Tahmini bu süre, 2010 yılına dayanıyor. O zaman sevgilimden ayrılmış biri olarak yazmanın verdiği güdüyü iyi kullanıyordum. Daha önce de yazdığım için arkadaşımın bana "Sen yazabilen, ben çizebilen yaratığız" demesi ile aklıma gelmişti. Bu süreçte ne kadar çok insan tanıdım bilemiyorum. Çoğu beni kirletti.
background