Sitemizde 15 kategori'de 760 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Ara 152016
 

Yıllar değil yüzyıllardır diye tabir edilen ve bunca zamanda gizemi çözülemeyen bir çukur OAK Çukuru.. Kanada’nın Quebec eyaletinin doğusunda yer alan Nova Scotia Adası’nın yakınlarında minik bir ada Oak Adası.

Adanın ve çukurun tuhaflığı 221 yıldır definecilerin kazmasına rağmen hala birşey bulamamaları..

1795 yılında Kanada’da Oak Adası’nda gömülü bir hazinenin bulunduğu söylentisi duyuldu. O günden beri define avcıları, hazineyi bulmak için yaşamlarını ve servetlerini harcadılar. Aşağıda, sarfedilen çabaları ve definenin neden bulunamadığı anlatılıyor.

1795 Yılının bir yaz günü, Daniel McGinnis adlı 16 yaşında bir delikanlı, Mahone Körfezi’ni kanosuyla geçiyordu. McGinnis, Nova Scotia’nın güney kıyısındaki Mahone Körfezi’nde bir adada kıyıya çıktı. Körfezin güneydoğu kıyısı açıklarındaki bu adayı neden seçtiğini kendisi de bilmiyordu. Çünkü, yakında başka adalar da vardı. Belki de, McGinnis adanın farklılığından etkilenmişti. Oak (Meşe) Adası, adını, tüm adayı kaplayan sık kızıl meşe ormanından almıştı.

McGinnis, ağaçlar arasındaki eski bir pati­kayı izleyerek adanın içlerine yürüdü. Der­ken, bir açıklığa vardı. Burada meşe ağaçları kesilmişti. Yeni yetişmekte olan ağaçlar onla­rın yerini almak üzereydi. Ancak, ne gariptir ki, açıklığın orta yerinde tek bir ulu meşe yükseliyordu. McGinnis ğacın dallarından birinin budanmış olduğunu fark etti. Budan­mış dalın çotuğu, topraktaki bir göçüğün 5 metre kadar üstünde uzanıyordu. Bu göçük nokta ile dalda gördüğü çentikler, delikanlı­nın dikkatini çekti. Bakar bakmaz göze çarpan çentiklerin, bir iple yapıldığına hükmetti.

McGinnis, bir defineye rastladığını düşündü. Hemen oturduğu kent olan Chester’a geri döndü. Oak Adası’ndan 6 km mesafede olan Chester, Mahone Körfezi’nin doğu kıyısındaydı. Delikanlı, buradaki arka­daşlarını yardıma çağırmayı düşünüyordu.

Ertesi günü McGinnis, yanında 20 yaşın­daki John Smith ve 13 yaşındaki Anthony Vaughn’la Oak Adası’na döndü. Delikanlılar ellerinde kazma küreklerle, meşe ağacının altında çalışmaya koyuldular.

Gevşek toprağı küreklemeye başlar başla­maz, bir iz peşinde olduklarını fark ettiler. Karşılarına çapı 4 m olan insan elinden çıkma, dairevi bir tünel çıktı. Tünelin sert kil duvarlarında kazma izleri vardı. 4 ft. aşağıda ise, kat kat taşlardan oluşan bir tabakayla karşılaştılar. Bu taşlar, Oak Adası’ndan gel­miş olamazdı. Taşları dışarı çıkarıp kazmaya devam ettiler 1O ft’e vardıklarında tünel boyunca ve yekpare meşe kütüklerin­den oluşan bir platforma ulaştılar. Kütükler kil duvarlara sağlam bir şekilde yerleştiril­mişti.

Bunları çıkarmayı başararak, kazmayı sürdürdüler. 20 ft’te ve 30 ft’te de benzer platformlar vardı. Ellerinde yalnızca kazma kürek olduğu için, McGinnis ve arkadaşları daha fazla iler­leyemediler. Aslında bu kadarını yapmaları bile şaşılacak bir başarıydı. İndikleri derinliği kazıklarla işaretlediler. Sonra da, destek top­lamak için Chester’a döndüler.

Define bulmak insanlara daima çekici gelir. Çocukların keşfi de merak uyandıran tür­dendi. Fakat ne gariptir ki, kendilerine yar­dım edecek kimse çıkmadı. Gerçekte, Oak Adası’nın karanlık bir ünü vardı. Bu ada nedense tekinsiz diye biliniyordu.

Chester’lı bir kadının annesi bölgeye ilk yerleşen kişilerdendi. Kadın bir anıdan söz etti. Vaktiyle adada ateşler ve garip ışıklar görünmüştü. Bir tekne dolusu adam, ne olup bittiğini incelemeye gitmişler. Sonra da arka­larında iz bırakmadan yok olmuşlardı. Kadına göre, akıllı bir insan bu adanın uza­ğından geçmeliydi.

Gençler, ancak 9 yıl sonra, büyüyüp birer erkek oldukları zaman, bu planı uygulamaya koyabildiler. Bekledikleri yardım, 30 yaşında hali vakti yerinde biri olan Simeon Lynds’den geldi. Lynds, Vaughn’tın kendisine anlattığı öyküden etkilenmişti. İlk ekipteki üç kişiye araştırmalarında yardımcı olmak için bir ortaklık kurdu.

Bu arada hiç değilse John Smith boş dur­mamıştı. Aradan geçen süre içinde Smith, kazdıkları yeri çevreleyen arazinin bir kısmını satın almayı becermişti. Daha sonraki 30 yıl süresince kalan kısmı da parça parça satın almayı başardı. Sonunda adanın tüm Doğu yanı, onun mülkiyetine geçecekti. İşte 1804 yılında bu grup esrarengiz Oak Adası’na böyle çıktılar. Oldukça azimliydiler. Yapacakları iş için iyi donatılmışlardı. Başaracakların­dan emindiler.

Para çukurunun kazıları sırasında kayıtlarda kullanılan ölçüler kraliyet ölçüleriydi. Bu yazıda orijinal ölçümlerin metrik karşılıkları verilmemiştir. Aşağıdaki tablo yardımcı olabilir:

  • 1 inç: 2,5 cm.
  • 10 inç: 25 cm.
  • 1 ayak: 30 cm.
  • 10 ayak: 3 metre
  • 100 ayak: 30 metre
  • 1 mil: 1,6 km.

Tuhaf Alanlar

Önce çukurda birikmiş olan çamuru temizle­meleri gerekti. 9 yıl önce işaret olarak bırak­tıkları çubuklara gelince, rahat bir nefes aldılar. Aradan geçen yıllar boyunca kimse buraya el sürmemişti. Bu kez var güçleriyle çalışmaya koyuldular. 30 ft. ile 90 ft. derinlik arasında bulduklan birbirini tutmuyordu. Hem ayrıntılar, hem de sıralama yönünden farklılık vardı. Ayrıca bu bilgiler, 1804 yılı grubunun keşiflerini abartmadan değerlen­dirme imkanını veriyor.

Araştırmacılar, 40 ft. derinlikte başka bir meşe platformla karşılaştılar. Bu platform macunla kaplanmıştı. 50 ft.’te, bir kömür tabakasını kazdıktan sonra, bir başka meşe platforma rastladılar. Bu kez platformun yarıkları hindistan cevizi elyafıyla tıkanmıştı. Sonra her 10 ft.’te bir karşılarına düzenli ola­rak platformlar çıktı. Hepsi meşedendi. Bazı­ları düzdü, bazıları macun ya da hindistan cevizi elyafıyla kaplanmıştı.

Çalışmalar devam etti. 90 ft. derinlikte yassı bir taşa çarptılar. Taş, 3 ft. boyunda ve 1 ft. genişlikteydi. Başka bir yerden getirilmemişti, ada taşıydı. İşin en ilginç yanı, alt tara­fında okunamayan bir yazı olmasıydı. Üzerindeki garip işaretlerle bu taş, kuşkusuz çok değerli bir ipucuydu.

Ancak bu konuda biraz düşüncesizce dav­ranıldığı anlaşılıyor. John Smith taşı, adada yaptığı evin şöminesinin arkasına dikti. Bu hareketin, taşın iletmesi düşünülen mesajı koruma açısından, pek akıllıca olduğu söylenemez.

Yarım yüzyıl sonra taş, Halifax’ta sergilendi. Amaç, çukurda keşif yapabilmek için daha fazla gelir sağlanmasıydı. O sırada bir yabancı diller profesörü, şifreyi çözdüğünü iddia etti. “lO ft. aşağıda iki milyon sterlin.” Bu yüzyılın başlarında ise taşı gören birisi, sonra 1935’te başka bir şey hatırladı. Son bir sözcük vardı. Ama o, taşı tekrar gördüğünde üstündeki yazı tamamen silinip gitmişti .

Sonuç, onun sözü olmalı. Hem de harfi har­fine. Çünkü o günden bu yana taşı başka gören olmadı.

Aynı ekip 1805 yılı baharında, tekrar oraya dönerek, çukurun içindeki suyu boşaltmaya girişti. Çukur yanına daha derin bir başka çukur açtılar. 11O ft. düzeyine indiklerinde çukur hala kuruydu. Asıl tünelle yanlamasına giden bir başka tünel açtılar. Karşılarına ger­çek bir Niyagara çağlayanı çıktı. Canlarını kurtardıkları için şanslı sayılmaları gerekirdi. Sonraki bazı define avcıları, aynı şansa sahip olamadı.

44 yıl boyunca, Para Çukuru adı verilen bu çukura kimse el sürmedi. Ama 1849’da yeni bir ortaklık kuruldu. Bu kez, artık yaşlanan Anthony Vaughn danışman görevini almıştı. Truro ortaklık grubu (Gruba, kurulduğu kentin adı verilmişti) her iki tünelin de tıkandığını gördü. Ama 12 günlük sıkı bir çalışma­dan sonra asıl tüneli 86 ft.’e kadar kazdılar. Tıpkı yarım yüzyıl önce olduğu gibi, kazıcılar bir cumartesi akşamı, ferah kalple evlerine gittiler. Pazar sabahı teftişe geldiklerinde, her şey yolunda görünüyordu. Adamlar da Chester’daki kiliseye yollandılar. Gönüllerin­den taşan şükranı Tanrı’ya sunmaya gitmişlerdi.

Eğer gerçekten öyleyse, pek vakitsiz bir şükran duygusuna kapıldıkları söylenebilir. Öğleden sonra saat 14’te geri döndüklerinde, büyük bir şaşkınlık içinde, çukurun 60 ft. yük­sekliğe varan suyla dolduğunu gördüler. Çukurdaki su ile körfezin suyu aynı düzeydeydi. Suyu boşaltma çabaları, yıllar sonra “Çatalla çorba içmek kadar sonuçsuz” olarak tanımlanacaktı.

Cesaretleri kırılmayan Truro grubu, oluklu bir delgi kullanmaya karar verdiler. Bir atın çalıştırdığı bu delgi, nüfuz ettiği her şeyin örneklerini yüzeye çıkarıyordu. Böylelikle çukurda 98 ft. ‘in altında ne olduğunu kesin­likle anlayacaklardı. Suyun üstüne bir platform kurarak, 5 delik açtılar. Bunların birincisi, çukurun merkezinin batısındaydı. Diğerleri ise, doğu yönünde birbirini izleyerek, çukurun çevresini dolanıyordu. Birinci delikten yalnızca çamur ve taş çıktı.

Ne var ki, üçüncüden tümüyle farklı bir sonuç alındı. Yazılı bir raporda, delgi işinin başın­daki kişi şunları belirtiyordu:

Platform, tam eski kazıcıların kol demiri ile sondaj yaparken (1804) buldukları yerdeydi. 5 inç kalınlığındaki platformu deldikten sonra bunun ladinden olduğu anlaşıldı. Platformdan sonra delgi 12 inç aşağı düştü. Yeniden 4 inç meşeden geçti. Bunun ardından parçalar halinde 22 inçlik metal geldi. Ancak delgi, hazi­neye benzer bir şeyi yukarı çıkarmadı. Yal­nızca, eski bir saat zincirinin halkalarına benzeyen üç halka geçti elimize. Sonra 8 inç kalınlığındaki meşeyi deldik.

Bunun birinci sandığın dibi ve bir sonrakinin üstü olduğunu düşünüyorduk. Yine bir önceki gibi, 22 santim metalden geçildi. Derken, 4 inç kalınlığında meşe, 6 inç ladin aştık. Hiçbir şey bulamadan 7 ft. boyunca da kil kazdık.

Beşinci ve son delikte ise işler karıştı. Ustabaşı James Pitblado’ya şöyle bir talimat verilmişti. Delgi yüzeye çıkınca, ucuna yapışmış her zer­reciği çıkaracaktı. Sonra da bunlar bir mik­roskop altında incelenecekti. Pitblado bunu yaptı gerçi, ama işin özüne uyduğu pek söyle­nemez. Grup üyelerinden biri, onun delgiden bir şeyler çıkardığını gördü. Adam bunu yıkadı, yakından dikkatle inceledi, sonra da cebine atıverdi. Suçlanınca, keyifli bir şekilde, ortaklık yöneticilerinin bir sonraki toplantı­sında bulduklarını göstereceği cevabını verdi.

İnanılmaz bir şey ama, onun sözüne inan­dılar. Pitblado, kurul toplantısına katılaca­ğına, kendini destekleyecek birini buldu. Bu kişi, Oak Adası’nın doğu bölümünü satın alma yolunda başarısız bir girişimde bulundu. Herkes Pitblado’nun bir mücevher bulduğuna inanıyordu.

Artık Truro grubundakilerin hepsi üst üste duran iki sandığın ganimet dolu olduğuna ­inanıyorlardı (haksızda sayılmazlardı). Sandıkların 58 ft. ‘in hemen altında oldukları düşünülüyordu. Bütün mesele, su konusunda doğanın inadını kırmaktaydı.

1850 yılı baharında Para Çukuru’nun 10 ft. kadar batısında yeni bir tünel açıldı. Ka­cılar, 109 ft.’e kadar katı kille karşılaştılar. Suda basmadı. Sonra, tıpkı 1805’te olduğu gibi, çukura yanlamasına giden bir başka tünel açıldı. Sonuç da aynı oldu: Birkaç dakika içinde çukuru yarısına kadar su bastı.

İnanması zor ama, öykünün ancak bu nokta­sında işlerin böylesine sarpa sarmasına yol açan suyun nereden çıktığını araştırmak akla geldi. Anlatıldığına göre biri, çukurlardan birine düşmüş, su yutmuş ve suyun tuzlu olduğunu ilan etmişti.

Tüneldeki su ile Oak Adası’nı çevreleyen su arasında ilk kez o zaman bir ilinti kuruldu. İkisinin ilintisi de kolaylıkla doğrulandı. Tünellerdeki su gelgitle yükselip alçalıyordu.

Toprağın bileşimi, doğal sızıntı ihtimalini ortadan kaldırıyordu (Zaten böyle birşey olsa Para Çukuru’nun başlangıçta kazılması imkansız olurdu). O halde akla yakın bir tek açıklama vardı. Para Çukuru bir yeraltı geçi­diyle denizle bağıntılıydı. Ama nasıl?

Cevabı bulmak zor değildi. Para Çukurundan 500 ft. uzaklıkta, en yakın kumsaldaki Smith’s Koyu’nda çabucak yapılan bir araş­tırma her şeyi açığa çıkardı. Sular çekilince, kumlar suyu sıkılan bir sünger gibi akıtıyordu. Küreklere sarılıp biraz uğra­şınca iş anlaşıldı.

13 ft. derinlikte, çalışanlar artık iyi tanı­dıkları 2 inçlik bir hindistan cevizi elyafı taba­kasıyla karşılaştılar. Bunun altında ise 5 inçlik bir deniz yosunu tabakası vardı. Sonra birbi­rini çaprazlamasına kesen, itinayla dizilmiş yassı taşlar geliyordu.

Günümüzün gözlemcisi, Trurolular gibi şaşırtıcı bir sonuca varmak zorunda kalıyor:

Elde çürütülmez kanıtlar olmasa, insan böyle bir sonuca gülüp geçer. Birisi, 1795’ten önce, bir şeyi saklamayı aklına koymuştu. Sonra, ya bir şans eseri olarak, ya da bile bile, Nova Scotia’nın bir körfezinde işe koyulmuştu. 

Önce 100 ft.’i aşkın derinlikte bir tünel kazarak işe başladı. Sonra bu tünelle, kumsal­daki Smith ‘in Koyu arasında 500 ft. ‘lik bir başka tünel kazdı. Orada, gizli yerine yaklaşılmasını önlemek için yine gizli tuzaklar kurdu. Yani’ kumsalda akıllara durgunluk verecek kadar zekice bir “boru tesisatı” yaptı.

Tüneli, rastgele bir şekilde değil, son derece kasıtlı biçimde, bilerek doldurdu. Böy­lelikle, tünelin alt kısımlarına ulaşılmasını da imkansız hale getirdi. Sonunda, hırsız alarmını da devreye sokup, teknesine bindi ve gün batımına doğru yelken açtı. Çenesi düşük meşe ağacını da geride bıraktı.

Trurolu’ adamlar hayrete düşmüştü. Hak­lıydılar da tabii. Yine de çok fazla şaşırmamış­lardı. 17. ya da 18. yüzyıl insanının yaptığı bulmacayı, 19. yüzyıl insanı çözebilir diye düşünüyorlardı. Acaba öylemiydi?

Yıllar boyunca sayısız define avcısı Oak Adası’na akın ettiler. Hepsi, Para Çukuru’ndaki görkemli hazineyi bulacaklarından emindiler. Fakat, çukur, sırrını ele vermemekte direndi.

TRURO GRUBUNUN define avcıları, Para Çukuru’nda görkemli bir hazine var olduğun­dan bir ara kuşkuya kapılmışlardı. Su tünelinin bulunması bu kuşkuları silip attı. Tünelin çok zekice yapılmış olması bir yana, çukurun inşası bile muazzam bir işti. Sıradan bir gani­meti saklamak için bu kadar zahmete girilmiş olabileceğini akıl almıyordu. Para Çukuru’n­da bir servet yatıyor olmalıydı.. Öyleyse, bu serveti ortaya çıkarmak için her türlü çabada bulunmaya değerdi.

İşçiler, Smith’in Koyu’nda 150 feet uzunlu­ğunda bir su benti inşa ettiler. Bu bent, gelgi­tin en alçak noktası ile havza arasında, suyun gelişini kesmek amacıyla açılmıştı. O zaman Para Çukuru’nun suyunu bir defalık kurut­mak yetip de artacaktı.

Ne yazık ki, bir gelgitte olağandışı düzeyde yükselen sular bendi daha tamamlan­madan sürükleyip götürdü. Truro gurubu bunun üzerine talihsizliğini yanlış bir kararlada pekiştirdi.

Aslında, bir bent yapımında başarıya ulaşma­nın mümkün olduğunu açıkça görmüş olma­ları gerekirdi. Çünkü esrarlı selefleri de tüneli başka şekilde kazmış olamazdılar. Oysa, ilk planlarına bağlı kalacaklarına, daha hızlı, daha ucuza malolacak bir çözümü tercih etti­ler. Kıyı ile Para Çukuru arasındaki tüneli kesip, su akışını durdurmaya karar verdiler. Kaç tane yeni mil sokup, kaç yeni tünel kaz­dıklarına ve su tünelini nerelerde aradıklarına ilişkin raporlar oldukça karışık.

Bir ara, su tünelini bulduklarını sandılar. 35 feet derinlikteki iri bir kaya parçasını yerin­den oynatınca fışkıran sularla karşılaşmışlardı. Gerçekte, Para Çukuru’na o kadar yakındılar ki, su tünelinin de yüzeye bu kadar yakın olması imkansızdı. Bulduklarını sandık­ları tüneli kapatmak amacıyla, kazık ve keres­teler yerleştirdiler. Fakat, Para Çukuru’nda su düzeyi zerrece değişmedi. Çabaları bu şekilde aksayınca, daha önce denenmiş bir çareye baş­vurdular. Para Çukuru’ndan 50 feet uzakta 118 feet derinliğinde bir tünel kazdılar. Sonra da yana dönüp hedeflerine doğru yollarına devam ettiler. Ne var ki, bu tecrübede seleflerinden de şanssız çıktılar. Çünkü Para Çukuru, tünelin içine çöküverdi.

1859 yılında grup yeniden oluştu. Ertesi yıl yeni bir Truro ortaklığı kurulmuştu. İlk grup­taki bazı üyeler de yeni ortaklıkta yer alıyordu. Yeni yeni miller toprağa sokularak tüneller açıldı. Tek amaçları, su tünelinden gelen suyu kesenek ya da yönünü değiştirmekti. Hepsinde de aynı şekilde açık bir başa­rısızlığa uğradılar. Pompalarda aynı anda 63 kişi ile 33 at çalışıyordu.

1861 ‘de ise, Para Çukuru’nu kurutmak işi, artık kesinlikle üstesinden gelinmez bir görü­nüm aldığı için, buhar gücüne başvuruldu. Bu sefer de kazan patladı ve işçilerden biri haşla­narak öldü. 1865 yılına gelindiğinde ise, artık iyice boylarının ölçüsünü alan Truro grubu üyeleri, bu sefer kazıdan kesinlikle vazgeçti­ler. Yerlerini de Halifaxlı bir gruba bıraktılar. Halifaxlılar ertesi yıl yeni bir ortaklık kurdular.

İlk Truro grubu gibi, Halifax ortaklığı da işe akıllıca giriştiler. Bir bent inşa ederek, suyu kaynağında kurutmaya çalıştılar. Yine eskisi gibi yükselen sular, daha tamamlanmadan eserlerini yok etti. Bir kez daha eskisi gibi bu tek başarısızlık, define avcılarının akıllıca stratejilerini yok etti.

Daha iyi bir bent yapmak gibi çetin bir işe girişeceklerine, yine Para Çukuru’na döndü­ler. Pompaladılar, kazdılar. Delikler açıp biraz daha kazdılar. Su tünelini kesmek için yanlamasına ek tüneller açtılar. Sonunda su tünelini kesmeyi başardılar ama bu işin onlara pek hayrı dokunmadı. 4 feet’e yakın yükseklikte ve 2,5 feet genişliğindeki su tüne­linin, Para Çukuru’na 110 feet derinlikte gir­diğini keşfettiler. Yani tünel, hazinenin bulunduğu sanılan yerin 10 feet aşağısındaydı.

Ancak, su tünelini bulmakla, denizden gelen suyun akışını kesmek arasında çok fark vardı. Bu ortaklık da 1867 yılında pes ederek, hiç adilane olmayan mücadeleyi sürdürmek­ten vazgeçti. Ortaklığın üyelerinden biri olan Isaac Blair, 1938 yılında ölürken yeğeni Fre­deriek Blair’e şunları söylüyordu:

Gördüklerim, beni orada bu hazinenin gömülü olduğuna ikna etmeye yetiyor. Aynı zamanda, bu hazinenin kimsenin eline geçeme­yeceğine ikna etmeye de yeterli.” Peygam­berce bir kehanet! Ne var ki, yeğen Blair de, uzun süren yaşamı boyunca, Oak Adası’nın esrarını çözmek için birçok girişime katılacaktı.

Artık başarısızlığın kaçınılmazlığı kafalara iyice yerleşmişti. Bir sonraki cesur girişime kadar da, aradan 25 yıl geçti. 1894’te Oak Adası Hazine Şirketi kuruldu. Şirketin 60 bin dolar sermayesi vardı. Prospektüsünü ise, genç Blair hazırladı. Doğrusu, prospektüs tarihi bir analiz yapma açısından oldukça akla yakındı.

Hevesli yatırımcılara şunlar deniyordu:


“Şimdiye kadar, okyanusun suyu boşaltılmaya çalışılarak vahim bir hata işlendiği açık. Çözüm ise, suyun tünelde akışını, kıyıya yakın bir yerde kesmeye çalışmaktır. Bunun için de en gelişmiş modern aygıtları kullanmak gereki­yordu. Yoksa çukurdaki suyu pompalamaya girişmenin yararı yoktu.”

Daha önce defalarca yapıldığı gibi, su tünelini kesme işleminde yine bir hata yapıldı. Girişim, kıyıya değil de, Para Çukuru’na yakın bir yerde yapıldı. Oysa kıyıya yakın bir noktada su tüneli elbette yüzeye yakın olurdu. Çabalar yine başarısızlıkla sonuçlandı. Derken, yine önceden olduğu gibi, Para Çukuru üzerinde çalışmaya girişildi. Bu kez işler daha da zorlaşmıştı.

Çünkü yüz yıl süren tahribat, çukurun tam yerinin de belirsiz hale gelmesine yol açmıştı. Blair ve ortakları yine de çukuru bul­mayı başardılar. Bunun için, önceden mille açılmış tünellerden birinden bir yan tünele geçip, oradan yukarı doğru çıktılar. Su tüneli­ni, 110 feet düzeyinde Para Çukuru’na girdiği noktada keşfettiler. Ancak gelgitin basıncı, suları o düzeyde kesemeyecek kadar fazlaydı.

Olayların akışına göre, artık delme vakti gel­mişti. Önce içeri 3 inç kalınlığında bir boru soktular. Boru 126 feet derinlikte demire rast­ladı. Borunun içinden aşağı bir delgi sarkıttılar. Delgi, engeli aşıp geçti. 151 feet derinlikte ise, çimento olarak tanımlanan bir şeye çarptı. 20 inç aşağıda bu kez, delgi, 5 inç kalınlığında bir meşe bölmeye rastladı.

Sonra, büyük metal nesnelere “benzeyen” bir şeylere vurdu. Burguyu ısrarla döndürüp çevirerek, bunları yerinden oynattılar. Burgu da, görünürde, aralarından kayıp geçti. Sonra gevşek bir metal tabakaya gelindi. Del­ginin bu tabakadan geçmesi daha da zor oldu. Bunun ardından, yine büyük metal nesnelerle karşılaştılar.
Birinci Truro grubu, 1897’de tahta ve metal bölmelerden geçtiğinden bu yana, gömülü bir mal olduğuna ilişkin ilk kanıttı bu. Delgiciler, iki metal çubuk dizisi arasında bir tabaka, gevşek bir madeni para tabakası olduğuna hükmettiler. Üstelik de, çubukların demirden olduğunu sanmıyorlardı.

Sonradan yapılan basit bir deney yeterli oldu. Blair, su en yüksek düzeydeyken Para Çukuru’na kırmızı boya boşalttı. Boya, Para Çukuru’ndan 600 feet uzakta üç ayrı yerde yüzeye çıktı. Ancak bu kez yüzeye çıktığı yer, adanın güney kıyısındaydı.

Bu ikinci tüneli kesmek için de, hüsranla sonuçlanan bir çabada bulunuldu. Blair, top­rağa 6 mil sokarak, altı tünel açtı. İşi bittiğinde, ortaklığın parası da bitmişti. Çabasının tek sonucu olarak, Para Çukuru’nun çevresi­nin bataklıktan farkı kalmadı. Öyle ki, tam yerini bulmak mümkün olmayacak gibiydi.

Ancak, birbirini izleyen bu başarısızlıklar dizisi içinde, Blair olumlu bir keşifte de bulundu. Bulduğu esrarlı bir nesne, hem kendi ortaklığının üyelerinin, hem de daha sonraki hazine avcılarının kuşkularını sildi. Artık, hiçbir kuşkuya yer bırakmamacasına, Para Çukuru’nda bir şeyler gömüldüğüne emindiler.

Üzerinde “V.I.” harfleri­nin yazılı olduğu parşömen

Üzerinde “V.I.” harfleri­nin yazılı olduğu parşömen

Delme işlemlerinden biri sırasında, burgu toprak yüzeyine, top haline gelmiş küçük bir parşömen kağıdı parçası çıkarmıştı. Kağıdı düzelttikleri zaman, üzerinde “V.I.” harfleri­nin yazılı olduğunu gördüler. Bu harflerin ne anlama geldiği belli değildi. Ama, bu kadar büyük bir derinlikten çıkarılan bir parşömen parçasını göz ardı etmek de mümkün değildi. Mutlaka bir tür kanıttı bu! Peki ama neyin kanıtıydı?

Aramaları bundan sonra sürdüren kişi, New Yorklu bir maden ve deniz mühendisi olan Yüzbaşı Harry L. Bowdoin oldu. Bowdoin işe iyi girişti. Önce Para Çukuru’nu 113 feet derinliğe kadar temizledi. Buradan aşağı bir çekirdek delgi (göbek mili) sarkıttı. Delgi, 149 feet derinlikte, çimento olduğu sanılan bir şeye çarptı. Kazıyı yürütenler adamakıllı heyecanlandılar. Acaba gerçekten su geçirmez bir hazine odasının eşiğine mi gelmişlerdi?

Ne yazık ki, hayır. Bunu izleyen 18 feet boyunca yukarı yalnızca sarı balçık ve taş çıktı. Sonra da asıl kaya tabakası geldi. 25 delik daha açılması da hiçbir sonuç vermedi. Columbia Üniversitesi’nden uzmanlar ise, çimento sanılan madde hakkında yargılarını bildirdiler. Bu, suyun etkisiyle çukurlaşmış doğal kireçtaşıydı. Bowdoin, definenin bir efsane olduğunu söyleyerek adayı terk etti.

Daha sonra, başkaları da gelip gittiler. Ama, Para Çukuru konusundaki, hatırı sayılır olmakla birlikte, insanı öfkelendirecek kadar yetersiz bilgiye hiçbir katkıda bulunmadılar. Sonra 1931 ‘de William Chappell, bir kez daha adaya döndü. Chappel, 30 yılı aşkın bir süre önce, parşömen kağıdını toprak yüzeyine çıkaran delgiyi çalıştıran kişiydi. Para Çukuru’nun içinde ve yakınında kazı yaptı. Zaten eski ortağı Blair’le de çukurun yeri konusunda pek anlaşmaya varamamışlardı.

Ne var ki, Chappell, 116 ila 150 fe et arası derinliklerde, daha önceki çalışmalara ilişkin bir sürü kanıt buldu. Bir kazma, bir yağ lambası, bir gemi demiri tırnağı ve bir balta başı. Bu aletlerin 250 yıl öncesinden kaldığı tahmin ediliyordu. Blair’e göre, bu nesnelerin bu kadar derinlikte bulunmasının tek bir açıkla­ması olabilirdi: 100 feet derinlikte (ki, “sandıklar”ın asıl yerinin burası olduğu düşünülüyordu), doğal bir boşluk vardı. Aletler de, kuşatmanın herhangi bir noktasında bu boşluktan aşağı düşmüşlerdi.

1850 ile 1970 yılları arasında Para Çukuru’nda yapılan belli başlı kazılardan bazılarının ayrıntıları. Gittikçe daha gelişmiş aygıtlar kullanıldığı halde, çukur yine de sırrını vermedi. Ama birbirini izleyen her kazıda daha derinlere inmek mümkün oldu.

1850 ile 1970 yılları arasında Para Çukuru’nda yapılan belli başlı kazılardan bazılarının ayrıntıları. Gittikçe daha gelişmiş aygıtlar kullanıldığı halde, çukur yine de sırrını vermedi. Ama birbirini izleyen her kazıda daha derinlere inmek mümkün oldu.

Blair, doğru bir açıklama getiriyor muydu, getirmiyormuydu bilinmez. Ama bu ara­mada kaderin elinin oynadığı role doğru bir şekilde parmak basmıştı. Her başarısızlık, daha sonraki girişimlerin başarı ihtimallerini azaltıyordu. Oysa, yıllar geçtikçe define avcı­ları daha gelişmiş yöntemlerden ve donanım­dan yararlanıyorlardı. 1930’lu yılların ortalarında, New Jerseyli bir işadamı olan Gilbert Hedden, Chappel’in tünelini temiz­ledi. 170 feet’e kadar da indi.

İki mevsim süren çabalardan sonra o da pes etti. Donanımlarını, bir makine mühen­disi olan Edwin Hamilton’a sattı. Hamilton ise, 180 feet derinliğe vardı. Hazine filan bula­madı ama, 150 feet’te su tünelinin Para Çukuruna girdiği yeri keşfetti. Ayrıca tıpkı birincisi gibi, bu ikinci su tünelininde Smith’in Koyu’dan geldiği saptandı. Blair’in kırmızı boyalarının neden güney kumsalında ortaya çıktığıda anlaşılmıştı. 180 feet derinlikte, o yönden gelen ve çukurun içinden akan doğal bir dere vardı.

Başansızlıklar dizisi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da devam etti. 1963 yılında ise, yenilgiye bir de trajedi eklendi. Emekliye ayrılmış bir sirk akrobatı olan Robert Restall, aramalarda hayatını kaybetti. Restall, tünelde çalışırken kullandığı pompanın egzoz dumanı yüzünden kendinden geçti. Sonunda hem Restall, hem de onu kurtarmaya gelen oğlu ve başka iki kişi daha öldü.

İki yıl sonra ise, Amerikalı bir petrol jeo­loğu olan Robert Dunfield görkemli bir giri­şimde bulundu. Hatta, 70 feet yükseklikte bir mengeneli kazıcıyı adaya getirmek için, ana-karadan Oak Adası’na bir köprü bile yap­tırdı. Bununla, Para Çukuru’nun yerinde, 80 feet genişlikte ve 130 feet derinlikte bir çukur kazdı. Sonuç yine hüsran oldu.

1970 yılında, kendine Triton Alliance Şir­keti adını veren bir grup, Dunfield’in imtiya­zını devraldı. Bir yıl sonra Triton grubu, 212 feet derinlikte içi su dolu bir çukura rastlanmıştı. Daha sonra aşağı sarkıtılan bir deni­zaltı  kamerasında sandığa benzeyen üç cisim görüldü. İşin ilginç yanı, sandıksı cisimlerin yanında, eti bozulmamış, kopuk bir el de duruyordu. Daha sonra mağaraya, 235 metre derinliğe dalgıçlar indirildi. Ne sandıkları ne de eli bulabildiler.

Artık para çukurunun bilmecesi hiç çözülemeyecek gibi görünüyordu.

Oak Bilmecesinde Kördüğüm…

Oak Adası’ndaki para çukurunun ardındaki dâhi mühendis kimdi? Oraya neyi, niçin gömdü? Yıllarca süren araştırmalarda hep gizemin çözüleceği sanıldı. Ama gözden kaçan çok önemli bir nokta vardı…

DANIEL MCGINNIS’in 1795’te tesadüfen para çukurunu bulmasından başlayarak, gömülü hazineyi bulma çabaları sürdürüldü. Hazineyi kimin gömdüğü ile ilgili birçok düşünce öne sürüldü. Bir İnka kabilesinden tutun da, İskandinav göçmenlerine kadar birçok varsayım ortaya atıldı. En garip teori ise, para çukurunda Francis Bacon’ın el yazmala­rını gizlediğiydi. Öyleki, bu el yazmaları Shakespeare’in oyunlarına kaynak oluştur­muştu.

Yinede, gömü işi için en gözde adaylar korsanlardı. Söz konusu korsan, adı hiç duyulmamış biri olabileceği gibi, ünlü korsan kaptan William Kidd’de olabilirdi.

Korsanlardan kuşkulanılıyor

Bu düşünce hiçte şaşırtıcı değildi. Korsan­larla defineler arasında zaten alışılmış bir ilişki vardır. Bu arada, ilk bakışta olayın korsanlarla olan ilintisi belliydi. Nitekim, durumla ilgili küçük bir belirti bu yöndeki kuşkuyu kuvvetlendirdi. Sık sık adı geçen (eğer doğru tanımlanmışsa) hindistan cevizi lifleri Doğu ya da Batı Hint adalarından elde edilirdi.

Buraları, korsanların o dillere destan akınlarını yaptıkları yerlerdi. Nova Scotia ise, korsan yollarından çok uzaktaydı. Ama İngi­liz yağmacılarının Atlantik kıyılarında dolanmamaları için bir neden de yoktu. Korsanlar İspanyol gemilerini avlamışlar ve Karayipler’deki kentleri ele geçirmişlerdi.

Kaptan Kidd ve para çukuru

Zorluk yaratan bir başka sorun da bu korsa­nın kim olduğuydu. Kaptan Kidd, 1701’de, Wapping’de asılmıştı. O günden sonra adı bütün define öykülerine girdi. Aynı zamanda, Kidd adı ve esrarengiz Oak Adası garip bir şekilde birlikte düşünüldüler.

Garip haritalar

1935’te İngiltere’de Kaptan Kidd ve İskelet Adası adında bir kitap yayımlandı. Kitabın içinde adanın bir haritası ve haritada bazı ok işaretleri vardı. Kitabın yazarı Harold T. Wilkins’e göre, haritayı yaparken ünlü Kidd’ in planlarından yararlanmıştı. Bu planlar bir süre öncesinde Hubert Palmer adında bir kor­san kalıntıları koleksiyoncusunun eline geç­mişti. Üçü, sandıklarda gizlenmiş olmak üzere dört plan bulundu. Biri ise meşe ağacın­dan yapılma bir yazı masasında ele geçti. Bir yazı masası belli ki gerçekten Kidd’den kalmaydı.

Planlar, kimi ayrıntılı, kimi kabaca olmak üzere hepsi adsız bir adadan söz ediyordu. Üzerlerinde birtakım işaret ve yazılar vardı. (Ada hep aynı ada olduğu halde, bunlar tam bir tutarlılık içinde değildi). Bunların ara­sında ”W.K” harfleri, “Çin Denizi” ve “ 1669” tarihi vardı. Bu Kidd Palmer planları, uzmanlar tarafından 17. yüzyıl belgeleri ola­rak kabul edildi.

İki meraklı daha

Planlarda resmedilen ada ile Oak Adası ara­sında çarpıcı benzerlikler görüldü. Yalnızca “Çin Denizi” olmaması gereken bir yerdi. Fakat bunun hem kırmızı bir ringa balığı türü anlamına geldiği, hem de Fransızca da “meşe”nin karşılığı olan “la chêne” ile ilgili bir kelime oyunu olduğu ileri sürüldü. Bu benzerlikler sonucunda Gilbert Hedden adında biri ortaya çıktı. Gilbert Hedden, Wilkins’in kitabını okumuştu. 1937’lerde Oak Adası üzerine bir araştırmaya girişti. Hedden’le birlikte Wilkins’in orijinal plan­lara dayanan taslağı, şu yönlendirmeleri içeriyordu:

  • 18 B ve 7 D Kayadan
  • 30 GB 14 K Ağaç
  • 7’ye, 8’e, 4

Hedden, Wilkins’in kitabını alarak para çukuru çevresindeki alanın keşfine çıktı. 50 ayak kuzeyde bir granit parçasına ulaştı. Frederick Blair’e bundan söz ettiğinde, yaşlı Oak Adası meraklısı, benzer bir taşa 40 yıl önce Smith’s Koyu’nda rastladığını hatırladı. İki adam bu taşı buldular. İkisi de benzer bir şekilde delinmişti. Taşlar arasındaki mesafeyi adımladılar. Yaklaşık 140 yarda idi. Wilkins’ in kitabı ile bu bilgi arasında bir ilişki kurmak istediler (Wilkins’in kitabında 18 B ve 7 D). Yirmi beş rod adımladıklarını hesapladılar (1 rod: 16,5 ayak).

Haritadaki ada, Oak Adası

İki araştırmacı daha sonra para çukurundan başlayarak 18 rod ve Smith’s Koyu’ndan iti­baren 7 rod adımladılar. Plandaki yönlendirmeye uyarak, bu noktadan güneybatıya 30 rod ölçtüler.

Orada, sık çalılıkların altında, üçgen biçiminde dizilmiş kum taşları gördü­ler. Üçgenin bir kenarı 10 ayak uzunluğundaydı. Tabanındaki taşlar bir ark şeklinde dizilmişti. Kabaca bir “sextantı” andırıyordu. Kavis çizen arktan bir ok biçiminde bir dizi taş çıkıyordu.

Üçgenin tabanından çıkan bu taş dizisi 14 ayak boyunda uzanarak üçgenin zirvesine varıyordu. Ok kuzeyi gösteriyordu. Yani para çukurunun bulunduğu yeri. Bununla birlikte Hedden ve Blair üçüncü satırda yazılanlara bir anlam veremediler. Fakat emindiler. Kap­tan Kidd’in adası ile Oak Adası kuşkusuz aynı adaydı.

Efsanevi ada

Bu keşif Hedden’i iyiden iyiye inandırdı. Hatta bunu Wilkins’le konuşmak üzere İngiltere’ye gitti. Wilkins, keşfi duyunca çok şaşırdı. Çünkü haritayı kafadan çizmişti. Harita gerçi Kidd-Palmer planları üzerine kuruluydu ama, Wilkins, Palmer’e planları bir an için göstermişti. Böylece Wilkins, plan­lardan ikisinin ayrıntılarına bakma fırsatını bulamadı, öyleyse Wilkins, Hedden’in Oak Adası’nı bulmasını sağlayan bilgileri nereden bulup çizimlerine ekledi? Daha sonraları Hedden haritayı bastırdığında, onun doğrudan kendi hayal ürünü olduğunu kabul etti. Palmer’ın orjinal planlara bakma isteğini reddettiğini belirtti. Oak Adası’na gelince onu hiç duymamıştı. Krokisini dahi görmemişti.

Aslına bakılırsa, Atlantik’i bile henüz gör­memişti. Ama diğer yandan yine de hayalin­den yarattığı adanın Oak Adası’na çok benzediğini kabul ediyordu. Hayal ürünü ipuçlarının gerçeklerle bazen uyuştuğunu ve bunun Hedden tarafından kanıtlandığını da kabul etmek zorunda kaldı. Hedden, Oak Adası’na dönmek üzere artık İngiltere’yi terk etmeye hazırlanıyordu. Wilkins ise, Kaptan Kidd’in ruhunun kendisine geçtiğine iyiden iyiye inanıyor gibiydi.

Definenin planları mı

Olayın karmaşıklığı, Rupert Furneaux, Wil­kins bilmecesine yanıt buluncaya kadar sürdü. Kitabının adı Para Çukuru ve Oak 1 Adası’nın Gizemi idi (1972). Furneaux, Wilkins’in Hedden’e yalan söylediğini yazı­yordu. Wilkins aslında Nova Scotia’lı biri ile mektuplaşıyordu. Bu kişi 1912’de Mahone Koyu’nun 24 km kuzeyindeki bir adada, tesadüfen taşlar arasında planları içeren bir kutu buldu.

Planlar şu anda kaybolmuş ya da saklan­mış olabilirdi. Fakat bunları gören bir kişi, ezberinden, planlarda görünen adayı Furneaux’a çizebilmişti. Furneaux, bu adın 0ak Adası için kullanıldığını biliyordu. Bu ad, bir zamanlar İngiliz Deniz Kuvvetleri hid­rografı Joseph Frederick Wallet Des Barres’in 1773’de Mahone Koyu’nun planını çıkarıp Oak Adası’na verdiği addı.

Korsanlar hazine saklamazlar

Para çukurunun ve onun özenle korunması­nın, korsan işi olduğuna dair var olan iddia­lar, Furneaux için alay konusu oldu. Her şeyden önce korsanların derine sandıklarını gömmek için yer aramaları kurgudan başka bir şey olamazdı. Bu düşünce, genel olarak korsanların günü gününe yaşam anlayışla­rına tümüyle aykırı düşüyordu.

Korsan tayfalarına pay hesabına göre, kesin ödeme yapılırdı. Bütün denizciler gibi onlar da çeşitli zorluklarla elde ettikleri para­ları seferden sonra, dilediklerince harcamak isterlerdi. O halde bir daha yakınından bile geçmeyecekleri uzak bir adaya hazine sakla­mak için kaptanlarına niçin yardım etsinlerdi? Bu yaklaşım Furneaux’a ait bir varsayımdı, ama anlamlı bir yaklaşım oldu.

Ancak bir mühendis yapabilir

Bunun da ötesinde, planlanması bu kadar parlak, gerçekleştirilmesi bu kadar usta işi olan bir projenin, korsanlar gibi ayaktakımı insanlara yakıştırılması Furneaux’a göre gülünçtü. Furneaux’un danıştığı bir uzmana göre, açılan tünel, disiplinli 100 adamla üç vardiya halinde ancak 6 ayda tamamlanabi­lirdi. Onları böylesi yıpratıcı bir çalışmada yöneten ise, çok iyi eğitim görmüş, deneyimli bir mühendis olmalıydı.

Son olarak meşe ağaçlarıyla ilintili olarak, daha önce sözü edilen yapılış tarihi gündeme geldi. Eğer Furneaux haklı idiyse korsanların bu konuda lafı bile edilemezdi. Çünkü bu işi kim yaptıysa Des Barres’in planını görmüş olmalıydı (Öyleyse para çukurunun yapılışı 1770’lerin ortasından sonra başladı). Oysa, bu sıralarda korsanların Karayipler ve Atlan­tik kıyıları boyunca kurdukları egemenlik günleri geride kalmıştı.

En önemli ipucu

Bu nedenlerle, eğer korsanların para çukuru ile ilgileri yoksa, çukuru kim, nasıl, niçin yaptı? Furneaux’a göre yapılış tarihi, en önemli ipucuydu. Söz konusu tarihi kesin ola­rak ortaya çıkarmak için de dâhice bir yöntem geliştirdi. Şöyle düşündü: Esrarengiz plancının karşılaştığı sorunlardan biri, adanın iç kısmında Smith’s Koyu’ndan, para çukuruna doğrudan ulaşabilmek için, tünel kazıcıları­nın düz bir çizgide ilerleyebilmeleri olmalıydı. Bu çizgi gerçek doğu-batı çizgisinin 14° güneyinde idi. Tabii ki, Furneaux’a göre muhtemelen loş bir ışık altında yeraltının derinliklerinde çalışan adamlara pusulanın kesin bir yönü (batı) verilmiş olmalıydı.

Eğer böyleyse, o tarihte kuzeyden batıya manyetik sapma 14° olmalıydı. Nova Scotia için manyetik değerler 1750 yılına kadar uzanıyor. Daha önceki dönemler için ancak tah­minlerde bulunuluyor. Oak Adası’nın bu özel manyetik sapmayı yaklaşık 1611’de kaydet­tiği sanılıyor. 1780’de de böyle olduğu hemen hemen kesin olarak düşünülüyor.

Savaş paraları

1780’de bir hazineyi kim Oak Adası’na gizle­miş olabilirdi? Bu sorunun cevabı o yıl, Oak Adası’nı çevreleyen dünyada yatıyordu. Amerika’daki Britanya kuvvetlerinin başko­mutanı General Sir Henry Clinton, New York’ taki karargâhına iki yıl önce yerleşmişti. Atandığı 1778 yılı, Fransa’nın sömürgelerin yanında savaşa giriş yılıydı. O yıl, New York’ un Fransız donanması ile Washington ordularınca tehdit edildiği dönemdi.

New York’u boşaltmak zorunda kaldı­ğında, Clinton’un geri çekilme noktası, Oak Adası’nın yaklaşık 64 km kuzeyindeki Hali­fax idi. Furneaux şöyle bir soru sordu: Bu korkulu yıllarda Clinton’un büyük meblağlartutan savaşın yürütülmesi için gereken paraların bir kısmını emin bir yere saklama düşün­cesinde olabileceği mantiki değil miydi? Eğerböyleyse Halifax’a geri çekilme sırasında, Mahone Körfezi’nde yol üstü’ndeki bir ada bu iş için uygundu. Üstelik Clinton’un dostu ve meslektaşı JohnMontresor, birkaç yıl önce Mahone Körfezi’nde incelemelerde bulundu. Belki de söz konusu yeri Montresor önerdi.

Hazine çıkarılmış olabilir

Dolayısıyla bu teoriye göre, 1780 civarında bir tarihte, ender rastlanan bir dehaya sahip meçhul bir mühendis yönetimindeki Britanyalı bir istihkâm bölüğü, Oak Adası’na indi ve büyük bir iş başardı. Nesiller boyunca define avcıları için buradan çıkan anlam şudur: Eğer hazine oraya yerleştirildiyse, saklayanlar tarafından yeniden çıkarılmış olabilir. Çünkü Clinton’un İngiltere’ye döndüğünde kaybo­lan birkaç milyon hakkında açıklama yaptı­ğına dair bir kayda rastlanmıyor.

Eğer para çukurunun kusursuz bir akış düzeni varsa, hazine saklandığı yerden nasıl geri çıkarıldı?  Yıllar boyu araştırmacılar boşuna suyun çıkış noktalarını aradılar. Su çıkış noktalarını, planlayıcının, geri döndüğü zaman suyu kapayabilmesini sağlamak ama­cıyla yerleştirdiği düşünüldü. İşte kör geçit, Furneaux’ya göre, para çukurunun ta kendisiydi. Ona göre para çukuru ve tüneller kazıldıktan sonra (fakat birleştirilmeksizin), tünelin bir ya da daha fazla kolu çukurdan dışarı ve yukarı doğru çıkıyordu. Yukarıya çıkan bu tünellerin ucunda, top­rak yüzeyinin biraz altında hazine gizliydi.

Sonra para çukuru doldurulmuş, su tünelleri bağlanmış, hazine de orada tümüyle güven­ceye alınmıştı. Hazinenin yerini ancak, tam olarak bilen kişi bulabilirdi. Başka herkes çukurun bataklığı içinde debelenip duracaktı.

Çözümlenecek mi?

Bilmeceye bulunan bu çözümün, belli bir ağırlığı olduğu kabul edilebilir. Fakat aceleye gelip onaylanmadan önce, bütün belirtilerin göz önüne alınıp alınmadığı sorusunun yanıtıdır. Örneğin 1849 ve 1897’de yapılan delik açma işlemleri sırasında bulunan metal parça­ları nasıl açıklanabilir? Üzerinde “V.I.” yazan, cesaret kırıcı parşömen parçasının anlamı nedir?

Sonuçta, para çukuru ve Oak Adası, gize­mini hâlâ koruyor. Çağdaş defineciler, burayla ilgilenmiyorlar, belki de gereksiz buluyorlar. Ama geçmişten kalmış bir meraklının her an ortaya çıkıp yeni kazılara başla­ması da mümkündür. O zaman, Oak Adası’nın ve para çukurunun adını yeniden duyacağız.

⊇ İlgili Videolar

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

  One Response to “OAK Çukuru – Çözülemeyen Gizem”

  1. Acaba stephen king in çin çukuru da buradan mı geliyor

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir