Sitemizde 15 kategori'de 733 adet yazı yazılmış ve 226 yorum bulunmaktadır.

Şub 182017
 

Avustralya’daki yerleşimcilerin elinde sadece Taş Devri teknolojisi varken, nasıl böyle bir ekolojik felakete yol açabildiler? Bunun birbirine çok iyi uyan üç ayrı açıklaması var.

Avustralya’daki yok oluşun asıl kurbanları olan büyük hayvanlar yavaş ürerler. Hamilelikleri uzundur, doğan yavru sayısı azdır ve Avustralya’daki yok oluşun asıl kurbanları olan büyük hayvanlar yavaş ürerler. Hamilelikleri uzundur, doğan yavru sayısı azdır ve hamilelikler arasında uzun zaman boşlukları olur. Dolayısıyla insanlar birkaç ayda bir diprotodon öldürse bile bu diprotodon ölümlerinin doğumlardan fazla olmasına yeterdi. Birkaç bin yıl içinde son yalnız kalmış diprotodon da ölür ve türün tamamı tükenmiş olurdu.

Devasa cüsselerine rağmen diprotodon ve Avustralya’nın diğer dev hayvanlarını avlamak muhtemelen pek de zor olmamıştır çünkü bu hayvanlar kendilerine saldıran iki ayaklı yaratıklara karşı tamamen hazırlıksızdı. İki milyon yıldır Afrika-Asya’da pek çok insan türü gelişiyor ve evriliyordu. Bu insanlar zamanla avcılık becerilerini geliştirdiler ve yaklaşık 400 bin yıl önce artık büyük hayvanları da avlamaya başladılar. Afrika ve Asya’nın büyük hayvanları insanlardan kaçmayı öğrenmişti, bu yüzden büyük avcı Homo sapiens bu kıtalarda ortaya çıktığında, bu hayvanlar insana benzer yaratıklardan uzak durmaları gerektiğinin farkındaydı. Buna karşın, Avustralya devlerinin kaçmayı öğrenecek zamanları yoktu. İnsanlar ilk bakışta tehlikeli görünen varlıklar değillerdir. Kıvrak, kaslı vücutları veya uzun sivri dişleri yoktur. Dolayısıyla dünyada yaşamış en büyük keseli hayvan olan diprotodon bu kırılgan görünümlü maymunu ilk gördüğünde ona bir bakış atarak yaprak çiğnemeye geri döner. Bu hayvanların insana karşı bir korku geliştirmesi gerekiyordu ama bunu yapamadan ortadan kalktılar.

İkinci açıklamaya göreyse, Sapiens Avustralya’ya ulaştığında ateş kullanılan tarım yönteminde uzmanlaştı. Yabancı ve tehditkar bir ortamla karşılaştıklarında, geçilmez sık çalılıkların ve ormanların olduğu geniş alanları yakıp yeşillik alanlar açarak hem kendi ihtiyaçlarına daha uygun hem de hayvanları daha kolay çeken bir ortam yaratıyorlardı. Bu yüzden de birkaç bin yıl içinde Avustralya’nın büyük bölümünde ekolojiyi tamamen değiştirdiler.

Bu durumu en iyi kanıtlayan olgulardan biri fosilleşmiş bitki kalıntılarıdır. 45 bin yıl önce Avustralya’da okaliptüs bitkisi nadir bulunurdu. Fakat Homo sapiens’in gelişi, bu tür için altın bir çağ başlattı. Okaliptüsler yangına çok dayanıklı olduğundan, diğer ağaçlar ve çalılar yok olurken okaliptüsler geniş alanlara yayıldı.

Bitki örtüsündeki bu değişim bitki yiyen hayvanlarda ve otçulları yiyen etçillerde değişikliğe yol açtı. Neredeyse sadece okaliptüs yaprağı yiyen koalalar yeni topraklara doğru keyifle yayıldı. Diğer hayvanların çoğu büyük zorluklar yaşadı. Avustralya’daki çoğu besin zinciri çöktü ve zincirlerdeki en zayıf halkalar yok oluşa sürüklendi.

Üçüncü bir açıklama da avcılık ve tarımın hayvanların tükenmesinde önemli rol oynadığını, fakat iklimin rolünü de tamamen göz ardı edemeyeceğimizi öne sürer. 45 bin yıl önce Avustralya’yı etkisi altına alan iklim değişiklikleri, ekosistemin dengesini bozarak çok kırılgan hale getirdi. Normal koşullar altında, tıpkı daha önce pek çok kez olduğu gibi, sistem kendisini yeniden toparlayacaktı. Ancak bu kritik dönemeçte insanların sahneye çıkması, zayıf durumdaki ekosistemi uçuruma doğru itti. İklim değişikliği ve insan avcılığının bir araya gelmesi, özellikle pek çok yönden zarara uğrayan büyük hayvanlar için çok yıkıcı oldu. Aynı anda, pek çok tehdide karşı etkili olabilecek bir hayatta kalma stratejisi bulmak çok zordur.

Elimizde daha fazla kanıt olmadan bu üç senaryonun hangisinin en doğru olduğuna karar vermek mümkün değil. Ancak elimizdeki veriler, Homo sapiens bu aşağı yörelere gitmeseydi, bölgenin hâlâ keseli aslanlara, diprotodonlara ve dev kangurulara ev sahipliği yapacağını gösteriyor.

Tembel Hayvanın Sonu

Avustralya’nın büyük faunasının yok oluşu, büyük ihtimalle Homo sapiens’in gezegenimizde bıraktığı ilk izdi. Sonrasında Amerika’da, bundan daha büyük bir çevre felaketi izleyecekti bunu. Homo sapiens Batı Yarımküre’nin karalarına ulaşan ilk ve tek insan türüydü. Günümüzden aşağı yukarı 16 bin yıl önce, yani MÖ 14.000 yılı civarında buraya vardı. İlk Amerikalılar yürüyerek gelmişlerdi, bunu yapabildiler çünkü deniz seviyesi kuzeydoğu Sibirya ile kuzeybatı Alaska arasında bir kara köprüsüne izin verecek kadar düşüktü. Yaptıkları kolay bir yolculuk değildi, Avustralya’ya deniz yoluyla gitmekten daha zor ve uzundu. Bu geçişi yapabilmek için Sapiens önce Sibirya’nın aşırı soğuk arktik ikliminde, kışın hiç güneşin olmadığı, sıcaklığın eksi 50 dereceye kadar düştüğü ortamda hayatta kalmayı öğrenmek zorundaydı.

Daha önceki hiçbir insan türü kuzey Sibirya gibi bölgelere girmeyi başaramamıştı. Soğuğa uyumlu Neandertaller bile yerleşimlerini güneydeki daha ılımlı bölgelerle sınırlandırmışlardı. Ama vücudu kar ve buz yörelerinden ziyade Afrika savanlarında yaşamaya uyumlu olan Homo sapiens dahiyane çözümler üretti. Gezen Sapiens avcı toplayıcıları soğuk iklimlere doğru göç ettiğinde, iğneler kullanarak deri ve kürkten kar ayakkabıları ve termal giyecekler yapmayı öğrendiler. Kuzeyin mamutlarını ve diğer büyük hayvanlarını avlayabilmek için yeni silahlar geliştirdiler ve avlanma tekniklerini ilerlettiler. Termal kıyafetleri ve avlanma teknikleri geliştikçe Sapiens donmuş topraklarda daha da ilerilere gitmeye cesaret etti. Kuzeye doğru gittikçe de kıyafetleri, av teknikleri ve diğer hayatta kalma yöntemleri gelişmeye devam etti.

Yine de, neden buralarla uğraştılar? İnsan kendi isteğiyle neden Sibirya’ya gider ki? Belki de bazı gruplar savaşlar, nüfus baskısı veya doğal felaketler sebebiyle kuzeye doğru itilmişti. Diğerleri de belki daha olumlu sebeplerle, örneğin hayvanlardaki protein kaynağı sebebiyle kuzeye yönelmişlerdi.

Arktik topraklar ren geyiği ve mamut gibi büyük ve besili hayvanlarla doluydu. Her mamut ciddi miktarda et (soğuk havalar düşünüldüğünde, dondurulup daha sonra kullanmak üzere de saklanabiliyordu), lezzetli yağ, sıcak tutan kürk ve çok değerli fildişi barındırıyordu.

Sungir bulgularının gösterdiği gibi mamut avcıları sadece hayatta kalmamış, zenginleşerek iyi bir yaşam sürmüşlerdi. Zaman geçtikçe gruplar mamutları, mastodonları, gergedanları ve ren geyiklerini kovalayarak daha ilerilere doğru yayıldılar. 14 bin yıl önce bu av kovalamacası bazı insanları kuzeydoğu Sibirya’dan Alaska’ya doğru sürükledi. Elbette yeni bir dünya keşfettiklerini bilmiyorlardı. Hem mamutlar hem de insanlar için Alaska sadece Sibirya’nın basit bir uzantısıydı.


İlk başta buzullar Alaska’dan Amerika’nın geri kalanına erişimi engelliyordu ve güneydeki topraklara ancak tek tük izcilerin geçmesi mümkündü. Ancak yaklaşık MÖ 12.000’de, küresel ısınma buzulları eriterek daha kolay bir geçiş yolunu açtı. Yeni oluşan koridoru kullanan insanlar kitleler halinde güneye inerek tüm kıtaya yayıldılar. Aslında arktik bölgede büyük hayvanları avlamaya uyum sağlamış olsalar da, kısa zamanda olağanüstü çeşitlilikte iklimlere ve ekosistemlere uyum sağlamayı başardılar. Sibiryalıların torunları ABD’nin sık ormanlarını, Mississippi deltasının bataklıklarını, Meksika’nın çöllerini ve Orta Amerika’nın nemli cangıllarını mesken tuttular.

Bazıları Amazon havzasının nehirlerden oluşan dünyasını, bazıları And dağlarının köylerini, bazılarıysa Arjantin pampalarını yurt olarak seçtiler. Tüm bunlar, bir ya da iki bin yıl içinde gerçekleşti! MÖ 10.000 civarında insanlar çoktan Amerika kıtasının en güney ucundaki Tierra del Fuego’ya yerleşmişlerdi bile. Amerika kıtası boyunca gerçekleşen insan seli, Homo sapiens’in zekasını ve erişilmez uyum sağlama becerisini çok net ortaya koyar. Şimdiye dek başka hiçbir hayvan, tamamen aynı genlerle bu kadar farklı habitatlarda bu kadar hızlı yayılmamıştır.

Sapiens’in Amerika’ya yerleşmesi kesinlikle kansız değildi; arkasında uzun bir kurban listesi bırakmıştı. Amerika’nın faunası 14 bin yıl önce bugünkünden çok daha zengindi. İlk Amerikalılar, Alaska’dan güneye doğru Kanada’nın çayırlarına ve ABD’nin batısına doğru ilerlediklerinde mamutlar, mastodonlar, ayı büyüklüğünde kemirgenler, büyük deve ve at sürüleri, aşırı büyük aslanlar ve bugün hiç bilinmeyen düzinelerce başka büyük türle karşılaşmışlardı.

Bunların arasında kılıç dişli kediler ve sekiz ton ağırlığa, altı metre yüksekliğe ulaşabilen dev tembel hayvanlarda vardı. Güney Amerika, daha egzotik memeli, sürüngen ve kuş türlerine ev sahipliği yapıyordu. Amerika kıtası, Afrika ve Asya’da bilinmeyen bitki ve hayvanların coşkun bir şekilde geliştiği büyük bir evrim deneyi laboratuvarıydı.

Ama artık değil. Sapiens’in gelişinden sonraki iki bin yıl içinde bu endemik türlerin çoğu ortadan kalktı. Güncel tahminlere göre, bu kısa zaman aralığı içinde Kuzey Amerika büyük memeli cinslerinin 47’sinden 34’ünü kaybetti. Güney Amerika da 60’tan 50’sini. Kılıç dişli kediler 30 milyon yıl boyunca yaşadıktan sonra yok oldular, tıpkı dev tembel hayvanlar, aşırı büyük aslanlar, Amerika’nın yerli atları, yerli develeri, dev kemirgenleri ve mamutları gibi. Daha küçük boyutlu binlerce memeli, sürüngen, kuş ve hatta böcekler ve parazitler bile yok oldular (mamutlar öldüğünde mamutlardan beslenen tüm kene vb. hayvanlar da onları izledi).

On yıllar boyunca paleontologlar ve zooarkeologlar (hayvan kalıntılarını inceleyenler) Amerika kıtasındaki çayırları ve dağları tarayarak eski develerin kemiklerini ve dev tembel hayvanların katılaşmış dışkılarını bulmaya çalıştılar. Aradıklarını bulduklarında, bu küçük hazineler dikkatle paketlenip laboratuvarlara yollanır ve orada her kemik ve her koprolit (fosilleşmiş tezeğin teknik adı) titiz bir şekilde incelenip tarihlenir. Bu analizler her seferinde aynı sonucu verir.

En taze gübre ve en yeni deve kemikleri, insanların Amerika’nın dört bir yanına yayıldığı zamandan kalma, yani aşağı yukarı MÖ 12.000’le 9000 arası. Bilim insanları sadece bir bölgede bundan daha yeni tarihli gübre buldular: Büyük kısmı Karayip adasında, özellikle de Küba ve Hispaniola adalarında MÖ 5000 yıllarından kalma tembel hayvan dışkısı. Bu da, tam olarak insanların Karayip Denizi’ni aşıp bu iki büyük adaya yerleşmeye başladıkları dönemdir.

Bazı araştırmacılar yine de Homo sapiens’i aklayarak iklim değişikliğini suçluyorlar (bu durum, tüm Batı Yarımkürenin iklimi değişirken Karayipler ikliminin 7 bin yıl boyunca neden gizemli bir şekilde aynı kaldığını açıklamalarını gerektirir). Ama Amerika’da, gübre doğruyu söyler; suçlu bizleriz. Bu gerçeğin başka bir izahı yok. İklim değişikliği bizimle suç ortaklığı yaptıysa bile, sonucu belirleyen şey insanların bu duruma katkısıdır.

Nuh’un Gemisi

Avustralya ve Amerika’daki kitlesel yok oluşları bir araya getirip, bunlara Homo sapiens’in AfrikaAsya bölgesine yayıldığı dönemdeki daha küçük ölçekli yok oluşları da eklersek (örneğin diğer tüm insan türlerinin ortadan kalkması) ve yerleşimcilerin ele geçirdiği Küba gibi uzak adalardaki yok oluşları da düşünürsek, Sapiens yerleşiminin hayvan krallığının başına gelmiş en büyük ve en hızlı felaketlerden biri olduğu yorumu kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Bundan en fazla etkilenenler, büyük ve tüylü canlılar oldu.

Bilişsel Devrim’in gerçekleştiği dönemde dünyada 50 kilogramdan daha büyük 200 civarında büyük kara memelisi yaşıyordu. Tarım Devrimi döneminde sadece 100 tanesi kalmıştı. Homo sapiens, insanlar tekerleği, yazıyı veya demirden aletleri icat etmeden çok önce gezegendeki büyük hayvanların yarısını yok etmişti.

Bu trajedinin daha küçük ölçekli versiyonları, Tarım Devrimi’nden sonra defalarca tekrarlandı. Tüm adaların arkeolojik kayıtları aynı üzücü hikayenin tekrarlandığını gösteriyor. Trajedinin ilk sahnesinde, insan henüz yokken, pek çok tür ve büyüklükte canlı var. İkinci sahnede bir kemik, mızrak ucu veya kırık bir çömlek parçası sayesinde varlığından emin olduğumuz Sapiens ortaya çıkıyor.

Hemen arkasından gelen üçüncü sahnedeyse başrolü insanlar alıyor ve büyük hayvanların çoğu, pek çok küçük hayvanla birlikte ortadan kayboluyor.

Afrika anakarasının 400 kilometre doğusundaki Madagaskar adası bu durumun en iyi örneklerindendir. Milyonlarca yıllık yalıtılmışlık sonucunda, adada kendine özgü hayvanlar evrimleşmişti. Bunların arasında üç metre yükseklikte ve neredeyse bir ton ağırlığındaki filkuşu (dünyanın en büyük kuşuydu) ve gezegendeki en büyük primat olan dev lemurlar vardı. Bu filkuşları ve dev lemurlar, Madagaskar’ın diğer büyük hayvanlarının çoğuyla birlikte 1500 yıl önce aniden ortadan yok oldular. Tam olarak insanlar adaya ilk ayak bastığı zaman.

Pasifik Okyanusu’nda ilk yok oluş dalgası MÖ 1500’de, Polinezyalı çiftçiler Solomon Adaları, Fiji ve Yeni Kaledonya’ya yerleştiğinde başladı. Yüzlerce kuş, böcek, salyangoz ve diğer yerel hayvan türünü bilerek ya da bilmeyerek yok ettiler. Türlerin yok oluşu buradan doğuya, güneye ve kuzeye, Pasifik Okyanusu’nun kalbine doğru yöneldi. Yol üzerinde Samoa ve Tonga’nın faunasını MÖ 1200’de, Marquis Adası’nınkini MS 1 yılında, Paskalya Adası, Cook Adaları ve Hawaii’ninkileri MS 500’de ve son olarak Yeni Zelanda’nınkini de 1200 yılı civarında ortadan kaldırdı.

Benzer çevre felaketleri Atlantik, Hint, Arktik okyanuslarıyla Akdeniz’deki binlerce adanın neredeyse tümünde meydana geldi. Arkeologlar en küçük adalarda bile nesiller boyunca yaşamış kuş, böcek ve salyangozların çiftçi insanlar geldiğinde ortadan kaybolduklarını keşfettiler. Modern çağa kadar sadece olağanüstü derecede yalıtılmış bazı adalar insanlara maruz kalmayarak faunalarını olduğu gibi koruyabildi. Bilinen örneklerden biri olan ve 19. yüzyıla kadar insan yerleşimi görmemiş Galapagos Adaları, tıpkı eski diprotodonlar gibi insanlardan korkmayan dev kaplumbağaların bulunduğu kendine özgü faunasını koruyabildi.

İlk dalga avcı toplayıcıların, ikinci dalga çiftçilerin yayılmasıyla gerçekleşirken, sanayi faaliyetlerinin günümüzde sebep olduğu üçüncü dalga ise bu ikisini takip ediyor. Atalarımızın doğayla uyum içinde yaşadığını iddia eden doğaseverlere inanmayın. Sanayi Devrimi’nden çok önce, Homo sapiens en çok bitki ve hayvan çeşidini ortadan kaldıran tür olma rekorunu elinde tutuyordu. Biyoloji tarihindeki en ölümcül tür olmak gibi şaibeli bir özelliğimiz var.

Belki de, eğer daha çok insan birinci ve ikinci dalgadan haberdar olsaydı, şu an gerçekleşen ve kendilerinin de bir parçası olduğu üçüncü dalgayla ilgili bu kadar soğukkanlı olmazlardı. Ne kadar çok türü ortadan kaldırmış olduğumuzu bilseydik, hala hayatta olanları korumak için daha istekli olurduk. Bu, özellikle de okyanusların büyük hayvanları için geçerli.

Karada yaşayan muadillerinden farklı olarak deniz hayvanları Bilişsel Devrim ve Tarım Devrimi’nden çok kötü etkilenmediler, ancak şu anda çoğu, sanayi kirliliği ve insanların okyanus kaynaklarını aşırı kullanması sebebiyle tükenmenin eşiğinde. Eğer her şey şimdiki hızında seyrederse balinaların, köpekbalıklarının, ton balıklarının ve yunusların diprotodonlar, tembel hayvanlar ve mamutlar gibi yok olma ihtimali yüksek. Dünyanın tüm büyük yaratıkları arasında insan selinde tek hayatta kalabilenler, yine, Nuh’un Gemisi’nde köle olarak bulunan çiftlik hayvanları ve insan olacak.


54Devam Edecek..

Bunlara Baktınızmı?

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir