Sitemizde 15 kategori'de 761 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Şub 122017
 

Sessizlik Perdesi

Eski avcı toplayıcı yaşantısını yeniden kurmak zorken, belli başlı tekil olayları canlandırmaksa tamamen imkansızdır. Bir Sapiens grubu Neandertallerin yerleştiği bir vadiye ilk girdiğinde, bunu izleyen yıllar nefes kesici bir tarihsel drama sahne olmuş olabilir. Maalesef bu tür bir karşılaşmadan geriye, birkaç fosilleşmiş kemik ve en titiz akademik incelemede bile pek bir şey ifade etmeyen taştan yapılmış aletler dışında hiçbir şey kalmaz. Bu kalıntılardan insanın anatomisi, teknolojisi, beslenmesi hatta toplumsal yapısıyla ilgili çıkarımlar yapabiliriz. Fakat bu kalıntılar, birbirine komşu Sapiens grupları arasındaki siyasi ittifaklar, bu ittifakı kutsayan ölü ruhlar veya bu ruhların kutsamalarını garantilemek için büyücü doktora verilmiş fildişi boncuklarla ilgili hiçbir şey anlatmaz.

Bu sessizlik perdesi, on binlerce yıllık tarihi gizler arkasında. Bu uzun yıllar boyunca elbette savaşlar ve devrimlere, mutlulukla dolu dini hareketlere, derin felsefe teorilerine, emsalsiz sanat eserlerine tanık olunmuştur. Avcı toplayıcıların, Kıbrıs’ın yarısı büyüklüğünde imparatorlukları yönetmiş kendi Napolyonları, senfoni orkestraları olmasa da bambu flütleriyle insanların gözlerini yaşartabilen yetenekli Beethovenları ve evrensel bir yaratıcı tanrı yerine yerel bir meşe ağacının ruhunun sözlerini insanlara aktaran peygamberleri olmuştur. Ancak bunlar sadece tahmindir. Bu sessizlik perdesi öylesine kalındır ki, böylesi şeylerin detaylı tanımını yapabilmeyi bir kenara bırakın, bunların kesin olarak olduğundan bile emin olamayız.

Araştırmacılar yalnızca mantıklı bir şekilde cevaplayabileceklerini umdukları soruları sorarlar. Henüz elimizde olmayan yeni araştırma araçları keşfedilmezse, eski avcı toplayıcıların neye inandığını veya nasıl siyasi olaylar yaşadıklarını belki de hiç bilemeyeceğiz. Yine de herhangi bir cevabı olmayan sorular sormak can alıcı önem taşır, aksi halde 60 ila 70 bin yıllık insanlık tarihini, “o tarihlerde yaşayan insanlar kayda değer hiçbir şey yapmadı” bahanesiyle yok saymaya meyilli oluruz.

Aslında bu insanlar pek çok önemli şey yapmışlardır. Özellikle etrafımızdaki dünyayı pek çoğumuzun fark ettiğinden çok daha fazla şekillendirmişlerdir. Sibirya tundrasına, Orta Avustralya’nın çöllerine, Amazon yağmur ormanlarına dalan gezginler, el değmemiş, bakir yerlere geldiklerini düşünürler. Ama bu bir yanılsamadır. Avcı toplayıcılar bizden önce buralara gittiler ve en ıssız yaban ortamından en yoğun cangıllara, girdikleri her ortamda çok ciddi değişikliklere sebep oldular. Bir sonraki bölümde, avcı toplayıcıların ilk tarım yerleşimi kurulmadan çok önceleri, gezegenimizin ekolojisini nasıl baştan aşağı şekillendirdiklerinden bahsedeceğiz. Hikayeci Sapiens’in gezgin grupları, hayvanlar krallığının ürettiği en önemli ve en yıkıcı güçtü.

BİLİŞSEL DEVRİM’DEN ÖNCE TÜM İNSAN TÜRLERİ Afrika-Asya bölgesinde yaşıyordu. İnsanlar yaptıkları derme çatma sallarla kısa mesafeleri geçerek birkaç adaya yerleşmişlerdi. Örneğin Flores 850 bin yıl önce yerleşim yeri haline getirilmişti. Yine de açık denize çıkamıyorlardı ve hiçbiri Amerika, Avustralya veya uzak adalar olan Madagaskar, Yeni Zelanda veya Hawaii’ye ulaşmamışlardı.

Deniz engeli sadece insanların değil pek çok Afrika-Asyalı hayvan ve bitkinin de bu Dış Dünya’ya ulaşmasını engellemişti. Bunun bir sonucu olarak, Madagaskar ve Avustralya gibi uzak bölgelerin organizmaları milyonlarca yıl boyunca izole kalarak evrimleştiler ve Afrika-Asyalı uzak akrabalarından çok farklı biçimler ve yapılar oluşturdular. Dünya Gezegeni birbirinden farklı pek çok ekosisteme bölünmüştü ve bunların her birinin kendine özgü hayvan ve bitki türleri vardı. Homo sapiens bu biyolojik bolluğa son vermek üzereydi.

Bilişsel Devrim’in hemen ardından, Sapiens Afrika-Asya bölgesinden çıkarak Dış Dünya’ya yerleşmek için gerekli teknoloji, örgütsel beceri ve hatta belki de vizyonu elde etti. İlk önemli başarısı 45 bin yıl kadar önce Avustralya’nın yerleşime açılmasıydı. Uzmanlar bu başarıyı açıklamak için çok çaba sarf ettiler. Avustralya’ya ulaşmak için bazı insanların 100 kilometre genişliğinde pek çok kanalı geçmesi ve Avustralya’ya varır varmaz da neredeyse tamamen farklı bir ekosisteme alışması gerekiyordu.

En kabul edilebilir teori, 45 bin yıl önce Endonezya takımadalarında (Asya’dan ve birbirlerinden çok dar boğazlarla ayrılan bir adalar grubu) ilk denizci toplulukların geliştiğini öne sürer. Buradaki insanlar okyanusa açılabilecek gemilere manevra yaptırmayı öğrenerek uzun mesafeli balıkçılar, tüccarlar ve kaşifler oldular. Bu elbette insanın yaşam tarzına ve becerilerine eşi görülmedik bir değişim getirecekti. Denizde yaşayan diğer tüm memeliler (foklar, deniz inekleri, yunuslar), özel organlar ve hidrodinamik bir vücut geliştirmek için çağlar boyunca evrimleşmek zorunda kalmışlardı. Afrika savanalarında yaşayan maymunların torunu olan Endonezya’daki Sapiens ise paletler geliştirmeden ve balinalardaki gibi burunlarının kafalarının tepesine çıkmasını beklemek zorunda kalmadan denizci olmuşlardı. Botlar inşa ettiler ve bu botları nasıl yöneteceklerini öğrendiler. Bu becerileri de Avustralya’ya ulaşıp yerleşmelerini sağladı.

Arkeologlar henüz 45 bin yıl önceden kalma kayıklar, kürekler veya balıkçı köyleri bulamadılar (yükselen deniz seviyesi, eski Endonezya kıyılarını yaklaşık 100 metre kadar okyanusun altında bıraktığından bunları bulmak oldukça zordur). Yine de bu teoriyle ilgili ciddi dolaylı kanıtlar vardır. Özellikle de Sapiens’in Avustralya’ya yerleşmesinin hemen akabinde kuzeyindeki pek çok uzak ve izole adaya yerleştiği düşünülürse. Bunlardan bazıları, örneğin Buka ve Manus, en yakın karadan 200 kilometrelik bir açık denizle ayrılıyordu. Gelişmiş bir denizcilik ve yelkencilik bilgisi olmadan, birilerinin Manus’a kadar gidip oraya yerleşebileceğine inanmak çok güç. Daha önceden de belirtildiği gibi, bu adaların bazılarının arasında, örneğin Yeni İrlanda ile Yeni Britanya arasında olduğu gibi, yoğun deniz ticareti yapıldığına dair ciddi kanıtlar vardır.


yukleniyor...

İnsanların Avustralya’ya ilk seyahati tarihteki en önemli olaylardan biridir ve en az Kolomb’un Amerika’ya seyahati veya Apollo 11’in Ay’a gidişi kadar önemlidir. Bir insanın Afrika-Asya ekolojik sistemini ilk defa terk ettiği ve elbette ilk defa büyük bir kara memelisinin Afrika-Asya bölgesinden Avustralya’ya gittiği zamandı bu. Daha da önemlisi, izci insanların bu yeni dünyada yaptıklarıydı. İlk avcı toplayıcının Avustralya sahillerine ayak bastığı an, Homo sapiens’in ilk kez belirli bir kara parçasında besin zincirinin en üstüne tırmandığı ve artık dünyanın en tehlikeli hayvanlarından biri haline geldiği andır.

O zamana kadar insanlar yenilikçi birtakım davranışlar geliştirmişlerdi, ancak kendi çevrelerine etkileri henüz ihmal edilebilir düzeydeydi. Çok çeşitli doğal ortamlara göçmek ve oralara uyum sağlamakta ciddi başarılar göstermiş ve bunu da mevcut ortamları çok değiştirmeden başarmışlardı. Avustralya yerleşimcileri veya daha doğru bir deyişle fatihleri sadece uyum sağlamakla kalmadılar, Avustralya ekosistemini tanınmayacak duruma gelecek ölçüde değiştirdiler.

Avustralya sahillerindeki ilk insan ayak izini dalgalar hemen sildiler. Ama işgalciler içlere doğru ilerlediğinde asla silinemeyecek farklı bir ayak izi bıraktılar. İlerledikçe, içlerinde 200 kilogram ağırlığında ve iki metre uzunluğunda kanguruların, kıtanın en büyük hayvanı olan günümüz kaplanı kadar büyük keseli aslanların olduğu bilinmeyen canlılarla dolu tuhaf bir evrene girdiler. Ağaçlarda, sevimli olmak için fazla büyük koalalar vadi ve çayırlarda devekuşlarının iki katı büyüklüğünde uçamayan kuşlar koşturuyordu.

Ejderhamsı sürüngenler ve beş metre uzunluğunda yılanlar çalılıklar arasında sürünüyordu. İki buçuk tonluk devasa diprotodon ormanları arşınlıyordu. Kuşlar ve kemirgenler dışında bu hayvanların hepsi keseliydi. Tıpkı kangurular gibi, yardıma muhtaç fetüsvari yavrular doğuruyor ve bunları karınlarındaki keselerde saklayarak sütle besliyorlardı. Afrika ve Asya’da neredeyse hiç bulunmayan keseli memeliler, Avustralya’da her yerdeydi.

Birkaç bin yıl içinde neredeyse bütün bu dev türler yok oldu. 50 kilogramdan daha ağır 24 Avustralya türünün 23’ü bugün yok. Daha küçük türlerin de önemli bir kısmı aynı akıbete uğradı. Avustralya ekosistemindeki besin zinciri bozularak yeniden düzenlendi. Bu milyonlarca yıldır Avustralya eko sisteminde yaşanan en önemli değişimdi. Peki bu, tamamen Homo sapiens’in mi hatasıydı?

Suçu Sabit

Bazı araştırmalar türümüzü aklamaya çalışır ve suçu (bu tip durumlardaki tipik günah keçisi olarak) iklime atarlar. Yine de Homo sapiens’in tamamen suçsuz olduğuna inanmak çok zordur. İklim bahanesini zayıflatan ve atalarımızı Avustralya’nın büyük faunasını bitirmekle suçlayan üç tür kanıt mevcuttur.

Öncelikle her ne kadar Avustralya’nın iklimi 45 bin yıl önce değiştiyse de, bu o kadar da büyük bir değişiklik değildi. Dolayısıyla da yeni iklim koşullarının bu derece büyük bir yok oluşa yol açması mümkün değildir. Günümüzde hemen her şeyi iklim değişikliğiyle açıklamak çok yaygın bir tutumdur, ancak aslında Dünya’nın iklimi hiçbir zaman sabit kalmadığı gibi sürekli değişim halindedir. Dolayısıyla da tarihteki her olay bir iklim değişikliğiyle aynı anda gerçekleşmiştir.

Gezegenimiz oldukça sık ısınma ve soğuma döngüleri geçirmiştir. Geçtiğimiz bir milyon yıl boyunca ortalama her 100 bin yılda bir buzul çağı yaşandı. Bunların sonuncusu 75 ila 15 bin yıl önce arasında gerçekleşti ve buzul çağlarında genellikle görüldüğü gibi iki noktada zirve yaptı. Biri yaklaşık 70 bin yıl önce, diğeri de 20 bin yıl.

Dev Diprotodon Avustralya’da 1,5 milyon yıldan önce ortaya çıktı ve daha önce en az 10 buzul çağını başarıyla atlattı, ayrıca 70 bin yıl önce son buzul çağının ilk zirvesini de atlattı. O hâlde neden 45 bin yıl önce ortadan kayboldu? Eğer diprotodonlar o dönemde ortadan kaybolan tek büyük hayvan olsaydı bu bir rastlantı olurdu elbette. Ama diprotodonla birlikte Avustralya’nın büyük faunasının yüzde 90’ından fazlası yok oldu. Elimizdeki kanıtlar dolaylı sayılabilir, ama Sapiens’in tesadüfen tam da bütün hayvanlar bir bir ortadan kaybolurken Avustralya’ya vardığını düşünmek çok güç.

İkincisi, iklim değişiklikleri kitlesel ölümlere yol açtığında deniz hayvanları da kara hayvanları kadar bu durumdan etkilenir. Buna karşın 45 bin yıl önce okyanus faunasında ciddi bir değişiklik görünmüyor. İnsan etkeni, Avustralya’nın kara hayvanlarının yok oluşuna karşılık yakınlardaki okyanusların bundan etkilenmemesini kolayca açıklayabilir. Gelişmekte olan denizciliğine rağmen, Homo sapiens hâlâ çok büyük ölçüde karasal bir tehditti.

Üçüncüsü, Avustralya’daki devasa kırıma benzer yok oluşlar, sonraki bin yıllarda insanlar ne zaman Dış Dünyanın başka bir bölgesine yerleşse tekrarlandı. Sapiens’in suçu reddedilemez. Örneğin Yeni Zelanda’nın zengin faunası (ki 45 bin yıl önce gerçekleşen “iklim değişikliği“ni sorunsuz atlatmıştı) ilk insanlar adalara ayak bastıktan çok kısa sonra oldukça büyük darbe aldı. Yeni Zelanda’nın ilk Sapiens yerleşimcileri olan Maoriler, adalara yaklaşık sekiz yüz yıl önce ulaştı. Birkaç yüz yıl içinde yerel büyük faunanın büyük bölümü, tüm kuş türlerinin yüzde 60’ıyla birlikte yok olmuştu.

Benzer bir son, Kuzey Buz Denizi’ndeki (Sibirya kıyısının 200 kilometre kuzeyi) Wrangel Adasının mamut nüfusunu da vurmuştu. Mamutlar Kuzey Yarımküre’de milyonlarca yıldan beri çoğalmıştı, ancak Homo sapiens önce Avrasya’ya, sonra da Kuzey Amerika’ya yayıldıkça mamutlar geri çekildi. 10 bin yıl önce dünyada Wrangel başta olmak üzere birkaç çok uzak ada dışında tek bir mamut kalmamıştı. Wrangel mamutları birkaç bin yıl daha yaşadı, sonra insanların adaya ilk ayak bastıkları dört bin yıl önce birden ortadan kayboldular.

Eğer Avustralya’daki yok oluş istisnai bir durum olsaydı, insanların lehine şüphe ederdik. Fakat tarihsel kayıtlar Homo sapiens‘in bir ekolojik seri katil olduğunu gösteriyor.


50Devam Edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir