Sitemizde 15 kategori'de 761 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Şub 012017
 

Elbette alet yapmak ve kullanmak gibi diğer becerilere de ihtiyacımız var. Ama alet yapmak eğer diğerleriyle işbirliği yapmak gibi becerilerle desteklenmezse pek az şey ifade eder. Nasıl oluyor da 30 bin yıl önce ucu çakmaktaşından yapılmış sopalarımız varken, şu an nükleer başlık taşıyan kıtalararası füzelerimiz olabiliyor?

Fizyolojik olarak geçtiğimiz 30 bin yıl içinde alet yapabilme becerimizde ciddi bir değişiklik olmadı. Albert Einstein eski bir avcı toplayıcıya göre ellerini kullanmakta çok daha beceriksizdi. Öte yandan, zaman içinde çok sayıda yabancıyla işbirliği yapabilme becerimiz çok ciddi biçimde ilerledi. Ucu çakmaktaşından yapılmış sopa tek bir kişi tarafından birkaç dakika içinde üretilmişti ve bu kişi sadece yakın birkaç arkadaşının tavsiyesine ve yardımına ihtiyaç duyuyordu. Modern bir nükleer başlığın üretimi dünyanın her yanından, yeryüzünün derinliklerinden uranyum çıkaran maden işçilerinden, atom altı parçacıklarının etkileşimlerini tanımlamak için uzun matematiksel formüller yazan teorik fizikçilere kadar milyonlarca kişinin işbirliğini gerektirir.

Bilişsel Devrim’den sonra biyoloji ve tarihin ilişkisini özetlemek gerekirse:

  • Biyoloji Homo sapiens’in kapasitesi ve davranışı için başlıca parametreleri belirlerken, tarihin tamamı bu biyolojik alanın sınırları içinde gerçekleşir.
  • Fakat bu alan olağanüstü derecede geniştir ve Sapiens’e çok çeşitli oyunlar oynama imkanı sunar. Kurgu icat etme becerisi sayesinde Sapiens giderek daha karmaşık oyunlar üretiyor ve her nesil bu oyunları geliştirerek daha da ileri götürüyor.
  • Sonuç olarak Sapiens’in nasıl davrandığını anlayabilmek için faaliyetlerinin tarihsel evrimini tanımlamamız gerekiyor. Bunun için sadece biyolojik sınırlarımıza dayanmak, Dünya Kupası’nı anlatan bir spikerin kendisini dinleyenlere oyun alanının detaylı bir tanımını yapıp oyuncuların ne yaptığından bahsetmemesi gibi olurdu.

Adem ve Havva’nın Bir Günü

Doğayı, tarihi ve psikolojiyi anlamak için avcı toplayıcı atalarımızın zihinlerine girebilmemiz gerekiyor. Türümüz, tarihinin neredeyse tamamı boyunca avcı toplayıcı Sapiens olarak yaşamıştır. Giderek daha çok Sapiens’in günlük besinini şehirlerde çalışarak kazandığı geçtiğimiz 200 yıl ve çoğu Sapiens’in çiftçi olarak yaşadığı ondan önceki 10 bin yıl, atalarımızın avcılık ve toplayıcılık yaparak geçindiği on binlerce yılın yanında göz açıp kapama süresidir.

Giderek gelişen evrimsel psikoloji alanı, bugünkü pek çok sosyal ve psikolojik özelliğimizin bu tarım öncesi çok uzun dönemde oluştuğunu öne sürer. Bugün bile bu alanda çalışan akademisyenler beynimizin ve zihnimizin avcılık ve toplayıcılık yaşamına adapte olduğunu öne sürerler. Yeme alışkanlıklarımız, çatışmalarımız ve cinselliğimiz, avcı-toplayıcı zihnimizin etrafımızdaki postendüstriyel ortamın mega şehirleri, uçakları, telefonları ve bilgisayarlarıyla etkileşiminin bir sonucudur. Bu ortam bize önceki tüm nesillerin sahip olduğundan çok daha fazla fiziksel kaynak ve uzun ömür sağlarken, bir yandan da sıklıkla yabancılaşmış, depresif ve baskı altında hissettirmektedir. Evrim psikologları bunun nedenini anlamak için bilinçaltımızda hala içinde bulunduğumuz ve bizi şekillendiren avcı toplayıcı dönemi anlamak gerektiğini öne sürerler.

Örneğin, neden insanlar kendilerine pek az fayda sağlayan yüksek kalorili yiyeceklere saldırırlar? Günümüzün müreffeh toplumları, gelişmekte olan ülkelere de hızla yayılan obezite salgınından muzdariptir. Avcı toplayıcı atalarımızın yeme alışkanlıklarını analiz etmedikçe bizim neden en tatlı ve yağlı yiyeceklere yöneldiğimiz bir bilmece olarak kalacaktır. Atalarımızın yaşadığı savanlarda ve ormanlarda yüksek kalorili tatlılar nadiren bulunurdu ve gıda da çok bol sayılmazdı.

30 bin yıl önce yaşayan sıradan bir avcı toplayıcının tek bir tatlı yiyeceğe erişimi vardı: Olgunlaşmış meyve.

Bir Taş Devri kadınının incirlerle dolu bir ağaç gördüğünde yapacağı en akıllıca şey, bunlardan olabildiğince fazla yemekti, ta ki o yöredeki bir babun grubu ağacı ele geçirene kadar. Yüksek kalorili yiyeceklerle tıkınmak bu yüzden genlerimize kazınmıştır.

Bugün çok katlı apartmanlarda ağzına kadar dolu buzdolaplarıyla yaşıyor olabiliriz, ama DNA’mız hala savanda yaşadığımızı zannediyor. İşte bugün bizim koca bir kap dondurmayı kaşıklamamızı ve bunun yanında da jumbo boy kolayı hüpletmemizi sağlayan şey budur. 

Bu “tıkınma geni” teorisi genel olarak kabul görmektedir. Diğer teorilerse daha tartışmalıdır. Örneğin bazı evrim psikologları, eski avcı toplayıcı grupların tek eşli çiftlerin kurduğu çekirdek ailelerden oluşmadığını öne sürmektedir. Onlara göre çekirdek ailelerden ziyade, bu insanlar özel mülkiyetin, tek eşli ilişkilerin ve hatta babalığın bile olmadığı komünler halinde yaşamaktaydılar. Bu tür bir grupta, bir kadın aynı anda pek çok erkekle (ve kadınla da) cinsel ilişkiye girip yakın bağlar kurabilirken, grubun tüm yetişkinleri de çocuklara ebeveynlik ederek işbirliği yapardı. Hiçbir erkek hangi çocuğun kendisinin olduğunu kesin olarak bilemediğinden erkeklerin hepsi tüm gençlere eşit ilgi gösterirdi.

Bu tür bir toplumsal yapı ütopya değildir. Çeşitli hayvanlarda, özellikle de en yakın akrabalarımız olan şempanzeler ve bonobolarda gözlemlenmiştir. Günümüzde bile bazı insan kültürlerinde, örneğin Bari yerlilerinde, kolektif babalığın uygulandığı görülür. Bu toplumların inanışına göre bir çocuk tek bir adamın sperminden değil, pek çok spermin bir kadının rahminde birikmesiyle oluşur. İyi bir annenin, özellikle de hamileyken, pek çok değişik adamla seks yapması gerekir, böylece çocuğu sadece en iyi avcının değil, aynı zamanda en iyi hikaye anlatıcısının, en güçlü savaşçının ve en düşünceli aşığın da özelliklerini (ve babalık ilgisini) kazanacaktır. Eğer bu kulağınıza tuhaf geliyorsa, unutmayın ki modern embriyolojik çalışmalardan önce, insanların bebeklerin pek çok baba yerine tek bir babadan geldiğine dair kesin bir kanıtları yoktu.

Bu tür bir “eski komün“ün savunucuları, modern evliliklerde sıklıkla görünen sadakatsizliklerin, yüksek boşanma oranlarının, çocukların da yetişkinlerin de sıkça maruz kaldıkları psikolojik birtakım komplekslerin insanları tek eşli ilişkilerde ve çekirdek ailelerde yaşamaya zorlanmasından kaynaklandığını ve bu tür bir yaşamın bizim biyolojik yazılımımızla uyumsuzluğundan bahsederler.


yukleniyor...

Bu teoriyi şiddetle reddeden pek çok akademisyen ise tek eşliliğin ve çekirdek aileler kurmanın temel insan davranışları arasında olduğunda ısrar eder. Bu akademisyenlere göre her ne kadar eski avcı toplayıcı toplumlar, modern toplumlardan daha eşitlikçi ve komünal yaşama sahip olsalar da, yine de birbirinden ayrı hücreler söz konusudur ve bunların her biri, kıskanç bir çift ve çocuklarından oluşmaktadır. Bu yüzden tek eşli ilişkiler ve çekirdek aileler, kültürlerin ezici çoğunluğunda norm durumundadır ve erkeklerle kadınlar kendi partnerleri ve çocukları konusunda son derece sahiplenicidirler, hatta bu yüzden bugün Kuzey Kore gibi ülkelerde siyasi otorite hala babadan oğula geçmektedir.

Bu ihtilafı çözmek ve cinselliğimizi, toplumumuzu ve siyasetimizi anlamak için, atalarımızın yaşam koşullarıyla ilgili bir şeyler öğrenmemiz, Sapiens’in 70 bin yıl önceki Bilişsel Devrim’le 12 bin yıl önceki Tarım Devrimi arasındaki dönemde nasıl yaşadığını incelememiz gerekiyor.

Maalesef avcı toplayıcı atalarımızın yaşamıyla ilgili pek az şey kesindir. “Eski komün” ile “ebedi tek eşlilik” ekolleri arasındaki tartışma, genellikle zayıf kanıtlar üzerinden sürmektedir. Doğal olarak, elimizde avcı toplayıcıların döneminden herhangi yazılı bir belge yoktur, ayrıca arkeolojik kanıtlar da genellikle fosilleşmiş kemikler ve taştan yapılma araçlardır; daha çabuk çürüyen malzemeden (örneğin tahta, bambu veya deri) yapılmış şeyler ise ancak belirli koşullar altında bozulmadan kalabilir. Tarım öncesi insanların Taş Devri’nde yaşadığına ilişkin yaygın bir yanlış anlaşılma da bu arkeolojik durumdan kaynaklanır. Taş Devri aslında Tahta Devri olarak adlandırılmalıdır, çünkü bu dönemde avcı toplayıcılar tarafından yapılan aletlerin çoğu tahtadan yapılmıştır.

Eski avcı toplayıcıların yaşamını elimizde kalan aletlerle canlandırmaya çalışmak çok problemlidir. Eski avcı toplayıcılarla onların tarım ve endüstri dönemi torunları arasındaki en bariz farklardan biri, avcı toplayıcıların ellerinde çok sınırlı sayıda eşya olmasıydı; bu eşyalar da onların yaşamında daha sınırlı bir rol oynadı. Yaşamı boyunca modern zengin bir toplumun sıradan bir üyesinin, arabalardan eve, tek kullanımlık bezlerden karton sütlere, milyonlarca eşyası olur. Kendi tasarladığımız nesneleri içermeyen neredeyse hiçbir faaliyet, inanç ve hatta duygumuz yoktur.

Yeme alışkanlıklarımız kaşıktan bardağa, genetik mühendislik laboratuvarlarından dev gemilere kadar pek çok öğenin baş döndürücü koleksiyonu tarafından şekillenir. Oyun oynamak için plastik kartlardan 100 bin kişilik stadyumlara kadar sınırsız sayıda oyuncak kullanıyoruz. Romantik ve cinsel ilişkilerimiz de yüzükler, yataklar, güzel kıyafetler, seksi iç çamaşırları, prezervatifler, şık restoranlar, ucuz moteller, havaalanlarındaki dinlenme salonları, düğün salonları ve yemek firmaları tarafından donatılıyor. Dinler de kutsal olanı Müslüman camileri, Gotik katedraller, Hindu aşramları, Tibet’in dua çarkları, Kur’an kaligrafisi, seccadeler, papaz cüppeleri, mumlar, tütsüler, Noel ağaçları, mezar taşları ve altından ikonalar aracılığıyla katıyor yaşamımıza.

Yaşamımızın her anında ne kadar çok eşyanın olduğunu ancak yeni bir eve taşınırken fark ediyoruz. Avcı toplayıcılar her ay, her hafta hatta bazen her gün taşınırlardı ve bu sıradada neleri varsa sırtlarındaki bohçaya atarlardı. Çilelerini biraz olsun hafifletmek için yanlarında hareketli yük arabaları, hatta yük taşımak için hayvanları bile yoktu. Bu yüzden ancak en önemli varlıklarıyla idare etmek zorundaydılar. Buna bağlı olarak da, bu insanların zihinsel, dini ve duygusal yaşamlarının büyük kısmının eşyaların yardımı olmadan sürdürüldüğünü öne sürmek mantıklı olacaktır.

Günümüzden 100 bin yıl sonra kazı yapan bir arkeolog, herhangi bir cami kalıntısından çıkardığı sayısız eşyayla Müslüman inanışının ve ibadetinin oldukça gerçekçi bir resmini çizebilir. Eski avcı toplayıcıların inançlarını ve ritüellerini anlamaya çalışırkense mutlaka kayıpla başlıyoruz. Bu çelişki tıpkı gelecekteki bir tarihçinin 21. yüzyıl Amerikalı gençlerinin toplumsal yaşamını yalnızca postalara bakarak anlaması gibidir.

Bu durumda telefon konuşmaları, e-postalar, bloglar ve kısa mesajlardan hiçbiri kalmayacaktır.

Bu yüzden de eşyalara dayanarak çıkarım yapmak, eski avcı toplayıcı yaşamıyla ilgili yanlı sonuçlara varmaya neden olur. Bunu gidermenin bir yolu, modern avcı toplayıcı topluluklara bakmaktır. Bunlar doğrudan antropolojik gözlem yoluyla incelenebilir. Fakat günümüzdeki avcı toplayıcı topluluklardan, antik dönemlere ilişkin çıkarım yaparken dikkatli olmayı gerektiren sebepler vardır.

Birincisi, günümüzde hayatta kalmayı başarmış tüm avcı toplayıcı topluluklar, etraflarındaki tarım ve sanayi toplumlarından etkilenmiştir: Onlar için geçerli olan şeyin binlerce yıl önce de geçerli olduğunu iddia etmek risklidir.

İkincisi, modern avcı toplayıcı topluluklar genellikle tarıma elverişli olmayan topraklarda ve zor iklim koşullarında hayatta kalmıştır. Kalahari Çölü gibi çok uç koşullara adapte olanlar, geçmişte Yangtze Irmağı Vadisi gibi çok bereketli yerlerde yaşam sürmüş toplulukları anlamak için yanıltıcı bir model olabilir. Özellikle de Kalahari Çölü gibi bir bölgedeki nüfus yoğunluğu, Yangtze’nin etrafındaki bölgede eskiden olduğundan çok daha azdır ve bunun da insan gruplarının yapısı, büyüklüğü ve gruplar arasındaki ilişkiler üzerinde ciddi etkisi vardır.

Üçüncüsü, avcı toplayıcı toplulukların en önemli özelliği birbirlerinden nasıl ayrıldıklarıdır. Bu topluluklar sadece dünyanın çeşitli yerlerinde farklı olmakla kalmaz, aynı bölgede bile birbirlerinden ayrılırlar. Buna iyi bir örnek, ilk Avrupalı yerleşimcilerin Avustralya’daki Aborjinler arasında gördüğü çok ciddi farklılıklardır. İngiliz fethinden önce, kıtadaki 200 ila 600 kabilede 300 bin ile 700 bin arasında avcı toplayıcı yaşamaktaydı, ve bu kabileler de kendi içlerinde pek çok gruba ayrılmıştı. Her kabilenin kendi dili, dini, normları ve âdetleri vardı. Güney Avustralya’da, günümüzdeki Adelaide civarında, babanın soyunu esas alan ataerkil klanlar yaşamaktaydı. Bu klanlar toprak esasında bir araya gelerek kabileleri oluşturuyordu. Buna karşılık, kuzey Avustralya’daki bazı kabilelerde anne soyuna daha çok önem verilirken kabile aidiyeti de topraktan ziyade o kişinin totemiyle ilişkiliydi.

Aynı şekilde, eski avcı toplayıcılar arasındaki etnik ve kültürel farklılıklar da muhtemelen etkileyici seviyedeydi. Tarım Devrimi’nin arifesinde dünyaya yayılmış beş ila sekiz milyon arasında avcı toplayıcı, binlerce farklı dil ve kültüre ev sahipliği yapan binlerce farklı kabileye bölünmüştü.

Bu zaten Bilişsel Devrim’in temel miraslarından biriydi. Kurgunun ortaya çıkışı sayesinde, aynı genetik yapıya sahip olan ve benzer çevre koşullarında yaşayan insanlar, çok farklı hayali gerçeklikler yaratabiliyor ve kendilerini farklı normlar ve değerler aracılığıyla ifade edebiliyorlardı.

Örneğin: 30 bin yıl önce yaşamış ve günümüz İstanbul’unun olduğu yerde bulunan bir avcı toplayıcı grubun, günümüz İzmir’inde bulunan bir gruptan farklı bir dil konuştuğuna inanmak için pek çok sebep vardır. Bu gruplardan biri barışçıl, diğeri savaşçı olabilir. Belki de İstanbul grubu komün yaşamı sürerken, İzmir’deki çekirdek ailelerden oluşuyordu. İstanbul halkı koruyucu ruhlar için tahtadan heykeller yapmaya saatler harcarken, İzmir’dekiler dans aracılığıyla ibadet ediyorlardı. Belki ilk grup reenkarnasyona inanırken ikinci grup bunun anlamsız olduğunu düşünüyordu, bir toplumda eşcinsel ilişkiler kabul edilirken diğerinde tabuydu.

Başka bir deyişle, modern avcı toplayıcıların antropolojik gözlemi, eski avcı toplayıcılar hakkında bazı muhtemel özellikleri anlamamızı sağlasa da, dönemin ihtimalleri çok daha fazlaydı ve bunların büyük kısmı da gözümüzün önünde gerçekleşmedi. Homo sapiens’in “doğal yaşam biçimi” hakkındaki hararetli tartışmalar asıl konuyu gözden kaçırıyor. Bilişsel Devrim’den bu yana, Sapiens için tekbir doğal yaşam biçimi olmadı. Bunun yerine, akıl almaz genişlikte bir olasılıklar evreninden seçilmiş kültürel tercihler söz konusuydu.


Devam Edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

  7 Responses to “İnsanlardan Tanrılara – 5”

  1. 10 a kadar zamanlanmış durumda bekliyor. ara ara yayınlanacak.

  2. Bu yazı dizisinin 6 ve sonrası gelecek mi? Yada kaça kadar devam edecek?

  3. çok güzel yazı olmuş okudukça merak uyandırıyor umarım bu şekilde devam edersiniz.

  4. Gün geçtikçe teknolji gelişiyor ve insanların yaptığı tüm işler artık makineler tarafından yapılmaya başladı

  5. maymun teorisi gerçek olmamakla birlikte yanlış bir teoridir.makaleniz güzel olmuş ama

  6. Hocam en sevdigim seriniz inslardan tanrılara serisi, gerçekten müthiş bir yazı olmuş bu da her zaman ki gibi…

  7. Mükemmel bir yazı olmuş. Aklıma takılan çoğu soruya açıklık getirmişsiniz. Ayrıca verdiğiniz teorilerde çok akla mantığa uygun. Teşekkürler

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir