Sitemizde 15 kategori'de 744 adet yazı yazılmış ve 226 yorum bulunmaktadır.

Oca 312017
 

Yıllar boyunca insanlar çok karmaşık bir hikayeler ağı kurmuştur. Bu ağ içinde Peugeot gibi kurgular sadece yaşamakla kalmaz, ciddi miktarda gücü de elinde toplar. İnsanların bu tür ağlar aracılığıyla oluşturduğu şeylere akademik ortamlarda “kurgu“, “toplumsal inşa” veya “hayali gerçeklik” denmektedir.

Hayali gerçeklik bir yalan değildir. Ben nehrin kenarında bir aslan var dediğimde orada bir aslanın olmadığını gayet iyi biliyorsam yalan söylüyor olurum. Yalanlar oldukça basittir; yeşil maymunlar ve şempanzeler yalan söyleyebilir. Örneğin bir yeşil maymunun ortada aslan falan yokken, “Dikkat et! Aslan!” dediği gözlenmiştir. Bu tür bir uyarı doğal olarak, muz bulmuş diğer maymunun korkup kaçmasına neden olurken, yalancının muzu tek başına yiyebilmesini sağlar.

Yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahiptir. Stadel mağarasındaki heykeltıraş, aslan-insan formundaki koruyucu ruha gerçekten inanmış olabilir. Bazı büyücüler şarlatandır, ancak çoğunluğu tanrıların ve şeytanların varlığına sahiden inanırlar. Pek çok milyoner, paranın ve sınırlı sorumlu şirketlerin varlığına inanır. Pek çok insan hakları aktivisti, insan haklarının varlığına inanır. Birleşmiş Milletler (BM), 2011’de Libya hükümetinden kendi vatandaşlarının insan haklarına saygı göstermesini istediğinde kimse yalan söylemiyordu, öte yandan BM, Libya ve insan hakları, tamamen kendi bereketli hayal gücümüzün icatlarıydı.

Bilişsel Devrim’den bu yana, Sapiens böyle bir günlük ikilikle yaşıyor. Bir tarafta nehirlerin, aslanların ve ağaçların nesnel gerçekliği; öte yanda tanrıların, milletlerin ve şirketlerin hayali gerçekliği. Zaman geçtikçe hayali gerçeklik daha da güçlendi; öyle ki bugün nehirlerin, aslanların ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan tanrılar, milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumdadır.

Genomun Çevresinden Dolaşmak

Kelimelerden hayali gerçekler yaratabilme becerisi, çok sayıda yabancının etkili bir işbirliği yapabilmesini sağlarken, bunun ötesine de geçti. Geniş çaplı toplulukların işbirliği mitlere dayandığından, farklı hikayeler anlatarak, yani mitleri değiştirerek insanların davranış biçimleri değiştirilebilirdi. Mitler uygun koşullarda hızlı bir şekilde değişebilir. 1789’da Fransız nüfusu, neredeyse bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp halkın egemenliği mitine inanmaya başladı.

Sonuç olarak, Bilişsel Devrim’den bu yana, Homo sapiens değişen ihtiyaçlara göre davranışlarını yenileme becerisine sahip olmuştur. Bu da, genetik evrim sürecindeki trafik sıkışıklıklarını aşarak hızlı ilerlenebilen bir kültürel evrimin yolunu açmıştır. Bu yoldan hızlıca ilerleyen Homo sapiens, işbirliği yapmak konusunda diğer tüm insan ve hayvan türlerine ciddi fark atmıştır.

Diğer sosyal hayvanların davranışları büyük ölçüde genleri tarafından belirlenmektedir. DNA bir otokrat değildir; hayvan davranışları aynı zamanda çevresel etkenler ve bireysel tuhaflıklar tarafından da şekillendirilir. Yine de aynı tür hayvanlar, belirli bir çevrede genellikle aynı şekilde davranma eğilimindedir ve genetik mutasyon olmadan sosyal davranışlarında belirgin bir değişim meydana gelemez. Örneğin şempanzenin, bir alfa erkek tarafından yönlendirilen hiyerarşik gruplarda yaşama yönünde genetik bir eğilimi vardır. Yakın bir akrabası olan bonobolar ise dişiler arası ittifaklar tarafından yönetilen daha eşitlikçi gruplar halinde yaşarlar. Dişi şempanzeler bonobo akrabalarından ders çıkarıp feminist bir devrim gerçekleştirmezler. Erkekler de anayasal bir mecliste toplanıp alfa erkeği görevinden alarak, bundan böyle tüm şempanzelerin eşit muamele gördüğünü deklare etmezler. Bu tür çarpıcı davranış değişiklikleri, yalnızca şempanzelerin DNA’sı değiştiğinde meydana gelebilir.

Arkaik insanlar da benzer sebeplerle herhangi bir devrime imza atmadılar. Bildiğimiz kadarıyla toplumsal örüntülerdeki değişimler, yeni teknolojilerin icadı ve yabani ortamlardaki yerleşimler, kültürel inisiyatiflerden ziyade genetik mutasyonlar ve çevresel baskılar sebebiyle oldu. Bu yüzden insanların bu adımları atmaları yüz binlerce yıl sürdü. İki milyon yıl önce, genetik mutasyonlar Homo erectus adı verilen yeni bir insan türünün ortaya çıkmasını sağladı. Bu türün ortaya çıkışı yeni bir taş alet teknolojisiyle eşzamanlıydı ki, bu da şu anda bu türün tanımlayıcı bir özelliği olarak bilinmektedir. Homo erectus diğer başka genetik farklılıklar geçirmedikçe, taştan yapılma aletleri aynı kaldı. Tam iki milyon yıl boyunca!

Buna karşın Bilişsel Devrim’den bu yana, Sapiens hızlı davranış değişiklikleri gösterdi, herhangi bir genetik veya çevresel değişime ihtiyaç duymadan yeni davranışları gelecek nesillere aktarabildi. Katolik papazlar, Budist manastır tarikatları ve Çinli hadım bürokratlar gibi çocuksuz seçkinleri, başlıca örnekler olarak düşünebiliriz. Bu tür seçkinlerin varlığı doğal seçilimin en temel prensiplerine aykırıdır, çünkü toplumu domine eden bu bireyler, üremeyi bilinçli olarak reddetmiştir. Şempanzelerin alfa erkekleri güçlerini olabildiğince çok dişiyle seks yapmak için kullanıp, kendi sürülerinin gençlerinin önemli bir kısmına babalık ederken, Katolik alfa erkeği cinsel birleşmeden ve çocuk bakımından tamamen kaçınır. Bu kaçınma ciddi gıda kıtlığı veya potansiyel partnerlerin isteksizliği gibi çevresel koşullar yüzünden ortaya çıkmadığı gibi, tuhaf bir genetik mutasyon sonucu da ortaya çıkmış değildir. Katolik Kilisesi yüzyıllar boyunca, bir papadan ötekine aktarılan bir “bekarlık geni” sayesinde değil, Yeni Ahit’in ve Katolik Kilisesi Hukukunun hikayelerinin aktarımı sayesinde hayatta kaldı.


Diğer bir deyişle, arkaik insanların davranış örüntüleri on binlerce yıl boyunca sabit kalırken, Sapiens toplumsal yapılarını, kişiler arası ilişkilerini, ekonomik faaliyetlerini ve pek çok diğer davranışını on ila yirmi yılda değiştirebiliyordu. 1900’de doğan ve yüz yaşına kadar yaşayan bir Berlinli’yi düşünün. Çocukluğunu II. Wilhelm’in Hohenzollern İmparatorluğunda, yetişkinliğini Weimar Cumhuriyeti’nde ve Nazilerin Üçüncü İmparatorluk’unda geçirirken, öldüğünde demokratik ve birleşmiş Almanya’nın bir vatandaşıydı. DNA’sı tamamen aynı kalmasına rağmen bu Berlinli yaşamı boyunca birbirinden çok farklı sosyopolitik sistemlerde yaşamıştır.

Sapiens’in başarısının anahtarı işte buydu. Bir Neandertal, birebir mücadelede muhtemelen bir Sapiens’i yenerdi. Ama yüzlerce üyeyi içeren bir karşılaşmada Neandertallerin hiçbir şansı yoktu. Neandertaller bir aslanın nerede olduğuyla ilgili bilgiyi paylaşabiliyordu, ama kabile ruhları konusunda hikayeler anlatıp onları değiştiremiyorlardı. Kurgu yaratma becerisi olmadan Neandertaller büyük gruplar halinde etkili bir şekilde işbirliği yapamıyorlar, hızlı bir şekilde değişen zorluklar karşısında sosyal davranışlarınıda değiştiremiyorlardı.

Bir Neandertal’in beyninin içine girip aklını okuyamasak da, Sapiens rakipleriyle karşılaştırıldığında sahip olduğu çok sınırlı bilişsel becerilerinin dolaylı kanıtları elimizde mevcut. Avrupa’da yer alan 30 bin yıllık Sapiens yerleşimlerini inceleyen arkeologlar, zaman zaman Akdeniz ve Atlantik kıyısından gelmiş deniz kabukları buldular. Muhtemelen bu deniz kabukları, farklı Sapiens grupları arasındaki uzun mesafeli ticaret sonucu gelmişti kıtanın içlerine. Neandertal yerleşimlerindeyse bu tür bir ticaretin kanıtları yoktu. Her grup kendi aletlerini yerel malzemelerden yapıyordu.

Diğer bir örnek de Güney Pasifik’ten: Yeni Gine’nin kuzeyindeki Yeni İrlanda adasında yaşayan Sapiens grupları, obsidiyen adı verilen bir tür volkanik cam kullanarak çok güçlü ve keskin aletler yaparlardı. Normalde Yeni İrlanda’da obsidiyen yatakları yoktu. Laboratuvar testleri burada kullanılan obsidiyenin, 400 kilometre uzaklıktaki Yeni Britanya adı verilen bir adadan geldiğini kanıtladı. Bu adalarda yaşayanların bir kısmı, adalar arasındaki uzun mesafelere rağmen ticaret yapabilen yetenekli denizciler olmalıydılar.

Ticaret herhangi bir kurgusal zemin gerektirmeyen çok pragmatik bir faaliyet gibi görülebilir ama Sapiens’ten başka hiçbir hayvan ticaret yapmaz ve Sapiens’in yukarıda anlatılan ticaret ağlarının tamamı kurgular üzerine kuruludur. Ticaret güven olmadan var olamaz ve yabancılara güvenmek çok zordur. Günümüzdeki küresel ticaret ağı dolara, Federal Merkez Bankası’na ve şirketlerin totemvari markalarına olan güvenimiz sayesinde mümkündür. Kabile toplumundaki iki kişi ticaret yapmak istediğinde, ortak bir tanrıya, efsanevi bir ataya veya bir totem hayvanına dayanarak karşılıklı güven oluşturacaklardır.

Eğer bu tür kurgulara inanan arkaik Sapiens obsidiyen ve deniz kabuğu ticareti yaptıysa, mantıken, kendi aralarında bilgi de paylaştıklarını ve bu şekilde Neandertaller ve diğer arkaik insan türlerinden daha yoğun ve geniş bir bilgi ağı oluşturduklarını öne sürebiliriz.

Avlanma teknikleri de bu farkları gösteren bir başka konudur. Nendertaller genellikle yalnız veya küçük gruplar halinde avlanırlardı. Düzinelerce bireyle avlanabilen Sapiens ise hatta farklı gruplar arasındaki işbirliğine dayanan yöntemler geliştirmişti. Özellikle etkili yöntemlerden biri de, bütün sürünün etrafını çevirip onları dar bir boğaza doğru sürerek topluca öldürülmelerini kolaylaştırmaktı. Her şey plana uygun olarak giderse, gruplar bir seferde tonlarca et, yağ ve hayvan derisi ele geçirir, bunları ya dev bir ziyafette yer ya da kurutup tütsüleyerek sonra kullanmak için depolardı. Arkeologlar, büyük sürülerin her yıl benzer şekilde kesildiği kamplar keşfettiler. Hatta suni tuzaklar ve çitlerin bulunduğu yerleşimler bile vardı.

Neandertallerin, geleneksel av alanlarının Sapienslerin kontrolündeki mezbahalara dönüşmesinden hoşlanmadığını varsayabiliriz. Buna karşılık eğer iki tür arasında şiddet olayları meydana geldiyse Neandertallerin yaban atlarından pek de fazla şansı yoktu. Geleneksel ve sabit yöntemlerle işbirliği yapan elli Neandertal’in, değişime açık ve yenilikçi beş yüz Sapiens’e yenileceği kesindir. Ayrıca Sapiensler ilk raundu kaybetse bile hızlı bir şekilde gelecek sefer kazanmalarını sağlayabilecek stratejiler icat edebiliyorlardı.

Sapiens’in icat ettiği hayali gerçekliklerin muazzam çeşitliliği ve bunun sonucu olarak gelişen davranış örüntülerinin çokluğu, “kültür” dediğimiz şeyin başlıca bileşenleridir. Kültürler ortaya çıktığından beri değişim ve gelişimleri hiç durmamıştır ve “tarih” dediğimiz de bu durdurulamayan değişimlerdir.

Buna bağlı olarak, Bilişsel Devrim tarihin biyolojiden bağımsızlığını ilan ettiği andır. Tüm insan türlerinin Bilişsel Devrim’e kadar yaptıkları, biyolojinin veya başka bir deyişle tarih öncesinin alanına girer (“tarih öncesi” teriminden kaçınmaya çalışırım, çünkü bu terim yanlış bir şekilde Bilişsel Devrim’den önce de insanların kendi başlarına bir kategori olduğunu ima eder). Bilişsel Devrim’den bu yana, tarihsel anlatılar biyolojik teorilerin yerini alarak Homo sapiens’in gelişimini anlatmakta kullandığımız temel araç haline geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun veya Cumhuriyet Devrimi’nin yükselişini anlamak için genlerin, hormonların ve organizmaların etkileşimini anlamak yeterli olmaz. Fikirlerin, hayallerin ve fantezilerin etkileşimini de hesaba katmamız gerekir.

Bu, Homo sapiens’in ve insan kültürünün biyoloji yasalarından muaf olduğu anlamına gelmez. Biz hala hayvanız ve fiziksel, duygusal ve bilişsel becerilerimiz hâlâ DNA’mız tarafından şekillendiriliyor. Toplumlarımız, Neandertal veya şempanze topluluklarıyla aynı tuğlalardan yapılmadır ve bunları (duygular, hisler, aile bağları) inceledikçe de kendimizle diğer maymunlar arasında daha az fark olduğunu görürüz.

Öte yandan, birey veya aile seviyesindeki farklara bakmak hatalıdır. Birebir, hatta ona onluk karşılaştırmalarda bile, can sıkıcı ölçüde şempanzelere benziyoruz. Ciddi farklar ancak yüz elli bireyden büyük gruplarda ortaya çıkar, bin ila iki bin arası bir büyüklüğe ulaşınca oluşan farklar ise olağanüstüdür.

Binlerce şempanzeyi İstanbul’un Kapalıçarşısına, Atatürk Olimpiyat Stadı’na, Ankara’daki Meclis binasına ve Mekke’deki Mescid-i Haram’a sıkıştırmaya kalkarsanız, sonuç dev bir kargaşa olacaktır. Buna karşın, Sapiens bu tür yerlerde düzenli olarak binler halinde toplanırken, birlikte tek başlarına asla kuramayacakları düzenli örüntüler ortaya çıkarırlar: Ticaret ağları, kitlesel kutlamalar ve politik kurumlar. Şempanzelerle aramızdaki asıl fark bireyleri, aileleri ve grupları bir arada tutan efsanevi bir yapıştırıcıdır. Bu yapıştırıcı bizi yaratımın ustaları haline getirmiştir.


Devam Edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation horozz - MyDailyLikes Stats

Free Twitter Followers

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

  One Response to “İnsanlardan Tanrılara – 4”

  1. Eline sağlık makale baya uzun olmuş, okumaktan sıkılan arakdaşlar olabilir ancak tamamını okumanızı herkese öneririm.

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir