Sitemizde 15 kategori'de 761 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Oca 282017
 

Bazı araştırmacı­lar yemek pişirmenin icadıyla insanların sindirim sisteminin kısalması ve beyinlerinin büyümesi arasında doğrudan bir bağlantı bulunduğuna inanıyorlar. Uzun bağırsaklar ve büyük beyinler çok ciddi enerji tükettiklerinden, ikisine birden aynı anda sahip olmak çok zordur.

Yiyecekle­ri pişirme, bağırsakları kısaltıp enerji tüketimini azaltarak, Neandertallerin ve Sapiens’in devasa beyinlerinin önünü açtı. Ateş ayrıca insanlarla diğer hayvanlar arasındaki ilk büyük farkın oluşmasını sağladı. Neredeyse tüm hayvanların gücü vücutlarına bağlı­dır: kaslarının gücü, dişlerinin boyutu, kanatlarının genişliği. Rüzgarlar­dan ve akıntılardan yararlanabilselerde bu doğal güçleri kontrol edemez­ler ve her zaman fiziksel tasarımlarıyla sınırlıdırlar.

Örneğin kartallar, sı­cak hava akımlarını anlayabilerek dev kanatlarını açar ve sıcak havanın kendilerini yukarı kaldırmasını sağlarlar. Ancak bu sıcak hava akımları­nın yerini değiştiremezler ve azami taşıma kapasiteleri kanat açıklıklarıyla doğrudan orantılıdır. İnsanlar ateşi kullanmayı öğrenince hem itaatkar hemde potansiyel olarak sınırsız bir güce kavuşmuş oldular. Kartalların aksine insanlar bir ateşi ne zaman ve nerede yakabileceklerine karar verebiliyor ve ateşi pek çok farklı amaç için kullanabiliyorlardı. En önemlisiyse ateşin gücü insa­nın yapısına, vücut biçimine ve gücüne bağlı değildi.

Tek bir insan çakmak taşıyla veya yanan bir çubukla, birkaç saat içinde koca bir ormanı ya­kabiliyordu. Ateşin kontrolü daha sonra olacakların habercisiydi. Kardeşlerimizin Koruyucuları 150 bin yıl önce, insanlar ateşin faydalarına rağmen hala güçsüz ve önemsiz yaratıklardı. Artık aslanları korkutabiliyor, soğuk gecelerde kendilerini ısıtabiliyor ve karşılarına çıkan ormanları yakabiliyorlardı. Yine de mevcut tüm türleri düşündüğümüzde, muhtemelen Endonezya takımadalarıyla İberya yarımadası arasında yaşayan bir milyon civarın­da sayılarıyla, ekolojik radardaki küçük bir noktadan fazlası değillerdi.

Kendi türümüz Homo sapiens o dönemde dünyada mevcuttu, fakat Afrika’nın bir köşesinde kendi işiyle meşguldü. Homo sapiens olarak tanımlanabilecek hayvanların daha önceki bir insan türünden ne zaman  ve nerede ayrıldığı tam olarak bilinmiyor, fakat bilim insanları aşağı yu­karı 150 bin yıl önce Doğu Afrika’nın tıpkı bizim gibi görünen Sapienslerle dolu olduğuna inanıyorlar. Bugün bile bir patalog herhangi bir fark bulamaz.

Ateş sayesinde atalarından daha küçük çeneleri ve dişleri var­dı, buna karşılık beyinleri bizimki gibi çok büyüktü. Bilim insanları 70 bin yıl önce Doğu Afrika kökenli Sapienslerin Arap yarımadasına doğru yayıldıklarını ve oradanda tüm Avrasya’ya dağıl­dıklarına inanıyorlar. Homo sapiens Arabistan’a vardığında Avrasya’nın çoğu diğer insanlar tarafından mesken tutulmuştu. O insanlara ne oldu? Buna cevap olarak birbiriyle çelişen iki teori var. İlk teori olan “Irk Karışımı Teorisi” çekim, seks ve karışıma dayalı bir hikaye anlatır.

Buna göre, Afrikalı göçmenler dünyaya yayıldıkça diğer insan topluluklarıyla karıştılar ve bugünkü in­sanlarda bu karışımın sonunda ortaya çıktılar. Örneğin Sapiens Ortadoğu ve Avrupa’ya ulaştığında Neandertallerle karşılaştı. Bu insanlar Sapiens’ten daha kaslıydı, beyinleri daha büyük­tü ve soğuk iklimlere daha iyi adapte olmuşlardı. Çeşitli aletleri vardı ve ateşi kullanabiliyorlardı. Ayrıca iyi avcılardı ve anlaşıldığı kadarıyla has­ta ve yaşlılarına bakım yapıyorlardı (Arkeologlar, uzun yıllar ciddi fizik­ sel engellerle yaşamış Neandertal kemikleri buldular, bu da akrabaları­ nın onlara baktığını gösteriyor). Neandertaller genellikle kaba saba ve aptal “mağara insanları” olarak karikatürize edilirler, fakat yakın tarih­li bulgular bu imajı değiştirmiştir.

Bir Neandertal çocuğun tartışmalı rekonstrüksiyonu. Genetik kanıtlar, en azından bazı Neandertallerin açık renkli saç ve tene sahip olmuş olabileceğini gösteriyor. Irk Karışımı Teorisi’ne göre, Sapiens Neandertal topraklarına yayı­lınca, iki insan nüfusu tamamen birleşene kadar birbirleriyle karıştılar. Eğer gerçek buysa, bugünkü Avrasyalılar saf Sapiens değil Sapiens ve Neandertallerin karışımıdır. Doğu Asya’ya ulaşan Sapiensde benzer şekilde oradaki yerli Erectus’la karışmıştır, dolayısıyla Çinliler ve Koreliler Sapiens’le Erectus’un karışımıdır.

Buna karşılık “Yerine Geçme Teorisi” başka bir kurgu anlatır: uyum­suzluk, tepki ve hatta belki de soykırım. Bu teoriye göre Sapiens ve di­ğer insanların farklı anatomileri vardı ve muhtemelen çiftleşme alışkan­lıkları hatta vücut kokuları bile farklıydı, dolayısıyla birbirlerine cinsel ilgi duyma ihtimalleri düşüktü. Yanı sıra bir Neandertal Romeo ile Sa­piens Jülyet aşık olsalar bile üretken çocuklar yapamazlardı, çünkü iki tür arasındaki genetik uçurum çok büyüktü. Bu yüzden iki tür birbirle­rinden tamamen ayrışmış olarak var oldular ve Neandertaller tamamen ölünce veya öldürülünce, genleri de onlarla birlikte yok oldu.

Bu görü­şe göre Sapiens diğer türlerle hiç karışmadan onların yerine geçti. Eğer gerçek bu şekildeyse günümüzdeki insanların tamamının soyu 70 bin yıl önce Güney Afrika’ya kadar götürülebilir. Bu durumda hepimiz “saf Sapiensler”iz. Pek çok tartışmanın dayanağı bu konudur. Evrim açısından bakarsak 70 bin yıl görece kısa bir zaman dilimidir. Eğer Yerine Geçme Teorisi doğ­ ruysa, yaşayan tüm insanlar aşağı yukarı aynı genetiğe sahiptir ve arala­rındaki ırksal farklılıklar önemsiz kabul edilebilir. Ama eğer Karışım Te­orisi doğruysa Afrikalılar, Avrupalılar ve Asyalılar arasında yüz binlerce yıl geriye giden genetik farklılıklar vardır. Bu çıkanm siyasi açıdan çok riskli, çünkü saatli bomba gibi patlamaya hazır ırk teorilerine malzeme sağlıyor.

Geçtiğimiz on yıllarda Yerine Geçme Teorisi bu alanda kabul edilen ana teoriydi, çünkü hem daha güçlü arkeolojik kanıtları vardı hem de siyaseten daha doğruydu (bilim insanları, modern insan toplulukları ara­ sındaki ciddi genetik farklardan bahsederek Pandora’nın Kutusu’nu aç­ mak istemiyordu); fakat bu durum Neandertal genom haritasının dört yıllık bir çaba sonucunda açıklandığı 2010’da sona erdi.

Genetikçiler fosillerden yeterli miktarda bozulmamış Neandertal DNA’sı toplayarak bunu günümüz insanının DNA’sıyla karşılaştırabilmişlerdi. Sonuçlar bi­lim dünyasını şaşkınlığa uğrattı. Modern Ortadoğu ve Avrupa insanı DNA’sının yüzde 1 ila 4’ünün Neandertal DNA’sı olduğu ortaya çıktı. Bu büyük bir oran değil, ama önemli.

Birkaç ay sonra Denisova’daki fosilleşmiş parmaktan alman DNA’nm haritası çıkarıldığında ikinci şok geldi. Sonuçlar modern Melanezyalıların ve AvustralyalI Aborjinlerin DNA’sının yüzde 6’ya varan oranda Denisova DNA’sı kökenli olduğunu ortaya koydu. Eğer bu sonuçlar gerçekse –bu arada araştırmaların hala sürdüğünü ve gelecekte bu bulguların doğrulanacağını veya değişeceğini öngörmek­te fayda var– Karışım Teorisi taraftarları en azından bazı konularda hak­ lı çıkmıştır denebilir. Yine de bu bulgulara göre, Yerine Geçme Teorisi tamamen yanlış anlamına gelmez.

Günümüzdeki insanın genomunda sadece küçük bir miktar Neandertal ve Denisova DNA’sı bulunduğundan, Sapiens ve diğer türler arasında tam bir “karışım” bulunduğunu id­ dia edemeyiz. Her ne kadar aralarındaki farklar üretken bir cinsel ilişki kurmalarına engel olacak kadar büyük değilsede, bu tür ilişkilerin nadi­ren gerçekleşmesini sağlayacak kadarda büyüktü. Peki bu durumda Sapiens, Neandertal ve Denisovalıların biyolojik akrabalığını nasıl açıklamalıyız? Açıkça görülüyor ki bunlar atlar ve eşekler gibi tamamen farklı türler değillerdi. Öte yandan Buldoklar ve Spanieller gibi aynı türün farklı popülasyonlanda değillerdi.

Biyolojik gerçeklikler siyah ve beyaz değildir, çok önemli “gri alanlar” da vardır. Ortak bir ata­ dan türeyen her iki tür, örneğin atlar ve eşekler, bir ara aynı türün iki ayrı popülasyonuydular, tıpkı Buldoklar ve Spanieller gibi. Her iki popülasyon birbirinden oldukça farklı olduğu halde tarihin bir noktasında, na­ diren de olsa cinsel olarak üreyip üretken yavrularının olduğu bir zaman dilimi olmalıydı. Son bir genetik mutasyon, sonrasında iki cins arasında­ ki bu son bağı da kopardı ve evrimsel yollarına ayrı ayrı devam ettiler. Öyle anlaşılıyor ki 50 bin yıl kadar önce Sapiens, Neandertaller ve Denisovalılar bu son aşamada bulunuyordu.

Tam olarak değil ama neredey­se apayrı türlerdi. Sonraki bölümde göreceğimiz gibi Sapiens daha o za­man bile Neandertallerden ve Denisovalılardan sadece genetik kod ve fi­ziksel özellikler açısından değil, aynı zamanda bilişsel ve sosyal becerileri bakımından da çok farklıydı, yinede nadirende olsa bir Sapiens ve Neandertal üretken bir yavru ortaya çıkarabiliyordu. Dolayısıyla nü­fuslar karışmadı ama bazı şanslı Neandertal genleri Sapiens trenine son anda bindiler.


yukleniyor...

Biz Sapienslerin bir sıralar belki başka türden bir hayvan­la cinsel ilişkiye girip çocuk sahibi olduğunu düşünmek rahatsızlık veri­ci –belki de heyecan verici– bir durum. Öte yandan eğer Neandertaller, Denisovalılar ve diğer insan türleri Sapiens’le karışmadıysa, neden ortadan kayboldular? Olasılıklardan biri Homo sapiens’in onları yok oluşa itmesi. Bir grup Sapiens’in Neandertal­lerin yüz binlerce yıldır yaşadığı bir Balkan vadisine geldiğini hayal edin. Yeni gelenler, Neandertallerin geleneksel yiyecekleri olan meyveleri ve yemişleri toplayıp geyikleri avlamaya başlıyorlar. Sapiensler, üstün sos­yal becerileri ve daha ileri teknolojileri sayesinde daha iyi avcı ve toplayı­cılardı, bu yüzden de sayıca çoğalıp yayıldılar, buna paralel olarak daha az kaynağa sahip olan Neandertaller giderek kendilerini daha zor besle­ yebildiler. Nüfusları azaldı ve yavaş yavaş yok oldular, sadece belki bazı üyeler Sapiens komşularına katılmış olabilirler.

Diğer bir olasılık da kaynaklar için verilen savaşın şiddetlenerek soy­kırım boyutuna ulaşması. Hoşgörü Sapiens’in baskın özelliklerinden biri değildir. Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dinde­ki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışması­na sebep olabiliyor. Eski Sapiensler tamamen farklı bir insan türüne kar­şı hoşgörülü olabilirmiydi? Sapiens Neandertaller ile ilk karşılaştığında, ortaya tarihteki ilk ve en büyük etnik temizlik harekatının çıkmış olma­sı gayet mümkündür. Hangi şekilde olursa olsun Neandertaller (ve diğer insan türleri) ta­rihteki en büyük merak konularından biridir. Neandertallerin veya Denisovalıların Homo sapiens ile birlikte hayatta kaldığını hayal edin.

Pek çok farklı insan türünün yan yana hayatta kaldığı bir dünyada nasıl kül­türler, toplumlar ve politik yapılar ortaya çıkardı? Örneğin dini inançlar nasıl gelişirdi? Dini kitaplar Adem ile Havva’nın Neandertallerin atası ol­duğunmu söylerdi? Yada İsa Denisovalıların günahları içinmi ölürdü, yada Kuran cennette türü ne olursa olsun tüm insanlar içinmi yer ayı­rırdı? Neandertaller Roma lejyonlarında, yada Çin İmparatorluğu’nun geniş bürokrasisinde hizmet verebilirlermiydi? Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi tüm Homo türlerinin eşit olduğunumu ilan ederdi? Karl Marx tüm türlerin işçilerinin birleşmesinimi önerirdi?

Geçtiğimiz on bin yıl boyunca Homo sapiens ortalıktaki tek insan türü olmaya o kadar alıştıki bizim için diğer ihtimalleri hayal etmek çok zor. Kardeşimizin olmaması kendimizi yaratım sürecinin son noktası olarak görmemizi kolaylaştırıyor ve aynı şekilde hayvanlar aleminin geri kala­nıyla aramızda uçurum olduğunu zannetmemize sebep oluyor. Charles Darwin Homo sapiens’in diğer hayvanlar gibi bir hayvan türü olduğu­nu söylediğinde, insanlar kızmıştı, bugün bile çoğu kişi bunu reddedi­yor.

Neandertaller hayatta kalsaydı bugün hala kendimizi ayrı bir yara­tık olarak görürmüydük? Belk de bu yüzden atalarımız Neandertalleri yok etti, çünkü Neandertaller yok sayılamayacak kadar yakın, fakat tolere edilemeyecek kadar da farklılardı. Sapiens’in suçumudur bilinmez, ama gittikleri her yerde yerli nüfus tükendi. Homo soloensis’in son kalıntıları günümüzden 50 bin yıl önceye tarihlenmektedir. Homo denisovada bundan kısa süre sonra yok oldu. Neandertaller ise yaklaşık 30 bin yıl önce yok oldular. Flores Adası’ndaki son cüce insanlar da 12 bin yıl önce yok oldular; geride kemikler, taştan aletler, DNA’mızdaki bazı genler ve pek çok cevaplanmamış soru ve son insan türü olan Homo sapiens’i bırakmış oldular.

Sapiens’in başarısının sırrı neydi? Birbirinden çok uzak ve ekolojik olarak çok farklı yerlere bu kadar hızla yerleşmeyi nasıl başardı? Diğer insan türlerinin hepsini nasıl yok oluşa itti? Neden güçlü kuvvetli, bey­ni gelişmiş ve soğuğa dayanıklı Neandertaller bile bizim katliamımızdan kaçamadılar? Bu konudaki tartışmalar sürüyor. En muhtemel cevap, za­ten tartışmanın da hala sürmesini sağlayan şey. Homo sapiens dünyayı, her şeyden önce kendine özgü dili sayesinde fethetti.

150 bin yıl önce Doğu Afrika’ya yerleşen Homo sapiens’in sonradan dünyanın geri kalanına yayılıp, yaklaşık 70 bin yıl öncede diğer insan türlerini ortadan kaldırmaya başladığım gördük. Aradaki bin yıllar boyunca bu arkaik Sapiensler, aynen bizim gibi bir dış görünüşe ve gelişmiş bir beyne sahip olsalarda diğer insan türlerine karşı belirgin bir üstünlükleri yoktu. Ayrıca gelişmiş aletler yapmak gibi özel başarılarda gösterememişlerdi.

Aslında, Sapienslerle Neandertaller arasındaki bilinen ilk karşılaş­mayı Neandertaller kazandı. 100 bin yıl önce bazı Sapiens grupları ku­zeye, Doğu Akdeniz’e doğru göç ettiler. Burası Neandertal bölgesiydi ve Sapiensler buraya tam olarak yerleşemediler. Bunun sebebi, düşmanca davranan yerliler, uygun olmayan bir iklim veya Sapiens’in yabancısı ol­ duğu yerel parazitler ve hastalıklar olabilir. Sebep her ne olursa olsun, sonuçta Sapiensler o bölgeden çekildiler ve Neandertaller Ortadoğu’nun efendileri olarak kaldılar. Bu başarısızlıklar sebebiyle, bilim insanları bu Sapienslerin beyinle­rinin iç yapısının bizimkilerden farklı olduğunu öne sürerler. Bizim gibi görünüyorlardı, fakat bilişsel becerileri –öğrenme, hatırlama, iletişim kurma– bizden çok daha sınırlıydı.

Bu eski Sapienslere, örneğin Türkçe öğretmek, İslamın temel öğretilerini anlatmak veya evrim teorisini açık­lamak sonuçsuz çabalar olarak kalırdı. Aynı şekilde bizde onların dilini öğrenmekte ve düşünce biçimlerini anlamakta çok zorlanırdık. Bununla birlikte, Homo sapiens 70 bin yıl önceden başlayarak çok özel birtakım işler yapmaya başladı. Bu tarihte Sapiens kabilele­ri Afrika’dan ikinci kez çıktılar ve bu sefer Neandertalleri ve diğer türleri sadece Ortadoğu’dan değil, tüm yeryüzünden sildiler.

Kayda değer kadar kısa sürede, Sapiens Avrupa ve Doğu Asya’ya ulaştı. Yaklaşık 45 bin yıl önceyse bir şekilde açık denizi geçerek o tarihe kadar insanlar ta­rafından ulaşılmamış olan Avustralya’ya vardılar. 70 bin yıldan 30 bin yıl öncesine kadar geçen sürede botlar, yağ lambaları, ok ve yaylar, iğne­ler (sıcak tutan elbiselerin dikimi için çok önemlidir) gibi aletlerin icadı gerçekleşti. Sanat olarak kabul edilebilecek ilk mücevherler ve dinlerin oluşumunu gösteren ilk buluntularla, ticaret ve toplumsal katmanlarda yine bu dönemde ortaya çıkmıştı.

Çoğu araştırmacı, bu daha önce örneği olmayan başarıların Sapienslerin bilişsel yeteneklerinde gerçekleşen bir gelişmeye dayandığına ina­nıyor. Neandertalleri yok eden, Avustralya’ya kadar yerleşen ve Stadel aslan adamını yapan insanların en az bizim kadar akıllı, yaratıcı ve duy­gusal olduğuna inanılıyor. Stadel mağarası sanatçılarıyla karşılaşsak, biz onların ve onlarda bizim dilimizi öğrenebilirdi. Onlara bildiğimiz her şeyi (Alice Harikalar Diyarında, kuantum fiziğinin gizemlerine) açıklayabilirdik ve onlar da bize kendi insanlarının dünyayı nasıl gördü ğünü anlatabilirdi.

Almanya’daki Stadel Mağarasında bulunmuş, günü üzden yaklaşık32 bin yıl önce yapılmış, vücudu insan, başı aslan şeklinde fildişinden bir “aslan adam” (veya “aslan kadın). Hiç tartışmasız, ilk sanatsal ve muhtemelen dini üretim ör­neklerinden biri olduğu gibi, insanların gerçekte var olmayan şeyler hayal edebil e becerisinide kanıtlar.

Bilişsel Devrim, 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına gelir. Sebebi kesin olarak bilinmemekle bir­likte, en çok kabul gören teoriye göre genetik mutasyonlar Sapiens’in be­yin iç yapısını değiştirerek, daha önce mümkün olmayan şekillerde dü­şünmelerini ve tamamen yeni dillerle iletişim kurabilmelerini sağladı. Bilgi Ağacı mutasyonu adını verebileceğimiz bu mutasyon, neden Neandertal yerine Sapiens’in DNAsında gerçekleşti?

Bilebildiğimiz kadarıyla bunun sebebi tamamen tesadüf, önemli olansa Bilgi Ağacı mutasyonunun sebeplerinden ziyade sonuçlarını anlamak. Yeni Sapiens dilini, tüm dünyayı fethetmesini sağlayacak kadar güçlü kılan özellik neydi? Üstelik bu ilk dilde değildi. Her hayvan türünün bir tür dili vardır. Örneğin karıncalar ve arılar gibi böceklerin bile karmaşık biçimde ileti­şim kurduğu bilinir, buda genellikle gıdanın nerede bulunduğunu ilet­mek için kullanılır. Sapiens dili, ilk sesli dilde değildi; tüm maymun türleri dahil pek çok hayvanın sesli dilleri vardır. Örneğin yeşil maymunlar iletişim kurmak için pek çok farklı ses çıkarırlar.

Zoologlar şu ana ka­ dar “Dikkatli ol! Kartal geliyor!” anlamına gelen birini tanımlayabildi. Biraz daha farklı bir diğeri, “Dikkat et! Aslan!” anlamına geliyor. Araş­tırmacılar ilk çağrının kaydını bir grup maymuna dinlettiğinde, may­munlar yaptıkları işi bırakıp korkuyla yukarı baktılar. Aynı grup ikinci çağrı dinletildiğindeyse hemen bir ağaca tırmandı. Sapiensler yeşil may­munlardan çok daha çeşitli sesler çıkarabiliyordu, ama balinalar ve fil­lerin de aynı derecede etkileyici yetenekleri vardır.

Bir papağan, Albert Einstein’ın söylediği her şeyi söyleyebileceği gibi, aynı zamanda çalan te­lefon, sertçe kapanan kapı ve siren seslerini de taklit edebilir. Einstein’m bir papağana göre pek çok üstünlüğü vardı elbet, ama ses konusunda de­ğil.

Peki o halde dilimizi bu kadar özel kılan şey ne? Buna cevap olarak en yaygın kabul, dilimizin olağanüstü esnek olma­sıdır. Sınırlı sayıda sesi ve işareti kombine ederek her biri farklı bir anlama sahip sonsuz sayıda cümle üretebiliriz. Bu sayede de etrafımızda­ki dünya hakkında devasa miktarda bilgiyi algıyabilir, depolayabilir ve iletebiliriz. Bir yeşil maymun arkadaşlarına “Dikkat et! Aslan!” diye bir uyarı gönderebilirken, modern insan, arkadaşlarına sabah saatlerinde –Burada ve yazının ilerleyen bölümlerinde Sapiens dilinden bahsederken türümüzün temel dil yeteneğinden bahsediyorum, herhangi bir diyalektten değil. İngilizce, Hintçe ve Çince gibi dille­rin hepsi Sapiens dilinin çeşitli türleridir. Anlaşıldığı kadarıyla Bilişsel Devrim’in gerçekleştiği dö­nemde bile Sapienslerin birbirinden farklı diyalektleri vardı.


Devam Edecek…

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

  2 Responses to “İnsanlardan Tanrılara – 2”

  1. Teknoloji ve insanlar bir nevi gelişim gösteriyor insanlar hızla gelişirken teknolojide böyle

  2. Evrimciyim ayrıca makalenizi soluksuz okudum harika bir yazı

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir