Sitemizde 15 kategori'de 772 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Eyl 082017
 

Küresel Vizyon

Pratik bir bakış açısıyla, küresel birleşmedeki en önemli aşama geçtiğimiz birkaç yüz yılda imparatorluklar büyüyüp ticaret hacmi artınca meydana geldi. Afrika-Asya, Amerika, Avustralya ve Okyanusya halkları arasında giderek sıkılaşan bağlar kuruldu.

Bu sayede Meksika acı biberi Hint mutfağına girerken İspanyol inekleri Arjantin’de otlamaya başladı. Bundan daha da önemli bir gelişmeyse milattan önceki bin yıl içinde, evrensel bir düzen fikri kök saldığında yaşandı. Bundan önceki binlerce yıl boyunca tarih zaten küresel birlik yönünde yavaş da olsa ilerliyordu, ama tüm dünyayı yöneten evrensel bir düzen fikri çoğu kişi için hâlâ çok yabancıydı.Homo sapiens, insanların biz ve onlar olarak ayrıldığını düşünecek şekilde evrildi. “Biz” hemen yakınımızdaki insan grubu, “onlar” da geri kalan herkesti. Normalde de hiçbir hayvan, ait olduğu türün tamamının çı­karına göre hareket etmez.

Hiçbir şempanze, şempanze türlerinin çıkarlarıyla ilgilenmez, hiçbir salyangoz küresel salyangoz topluluğu için bir antenini bile kaldırmaz ve hiçbir aslan alfa erkeği tüm aslanların kralı olmak için bir girişimde bulunmaz; ayrıca hiçbir arı kovanının girişinde şöyle bir slogan göremezsiniz: “Dünyanın tüm çalışan arıları, birleşin!

Bununla birlikte Bilişsel Devrim’den itibaren Homo sapiens bu konuda giderek daha istisna olmaya başladı. İnsanlar düzenli olarak hiç tanımadıkları insanlarla işbirliği yapmaya ve bunları “kardeş” veya “arkadaş
olarak tanımlamaya başladılar. Bu kardeşlik evrensel değildi. Yandaki vadide veya dağların arkasındaki köylerde hâlâ “onlar”ı bulabilirdiniz. Yaklaşık MÖ 3000’de ilk firavun Menes Mısır’ı birleştirdiğinde Mısırlılar için şu çok açıktı: Mısır’ın bir sınırı vardı ve ötesinde “barbarlar” geziniyordu. Barbarlar yabancı ve tehditkardı, ayrıca ancak Mısırlıların ilgilendiği toprak veya kaynaklara sahip olduklarında dikkat çekiyorlardı. İnsanların kurduğu tüm hayali düzenler, insanlığın önemli bir kısmı­ nı dışarıda bırakmaya eğilimliydi.

Milattan önceki bin yıl, üç ayrı evrensel düzenin ortaya çıkışına sahne oldu. Bu düzenlerin takipçileri, tarihte ilk defa tüm dünyanın ve tüm insan ırkının tek bir sistemle yönetilen tek bir birim olduğunu hayal edebiliyordu. Herkes, en azından potansiyel olarak “biz”di, artık “onlar” yoktu. İlk evrensel düzen ekonomi üzerinden yükseldi: parasal düzen. İkinci evrensel düzen siyasiydi: imparatorluklar düzeni. Üçüncü evrensel düzense diniydi: Budizm, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinlerin evrensel düzeni.

Tüccarlar, fatihler ve peygamberler “biz ve onlar” ikiliğinin ötesine geçebilen ve insanlığın potansiyel olarak birleşebileceğini öngören ilk insanlardı. Tüccarlar için tüm dünya tek bir pazardı ve tüm insanlar potansiyel müşteriydi. Bu yüzden de her yerde herkes için geçerli olabilecek bir ekonomik düzen tesis etmeye çalıştılar. Fatihler için tüm dünya tek bir imparatorluk ve tüm insanlar potansiyel tebaaydı,  peygamberler içinse tüm insanlar potansiyel inananlardı. Onlar da her yerde herkes için ge­çerli olabilecek bir düzen tesis etmeye çalıştılar.

Geçtiğimiz üç bin yıl boyunca insanlar bu küresel vizyonu gerçekleş­tirmek için birbirinden hırslı girişimlerde bulundular. Bundan sonraki üç bölüm paranın, imparatorlukların ve evrensel dinlerin nasıl yayıldı­ğını ve günümüzün birleşik dünyasının temellerini nasıl attığını tartışı­yor. Hikaye tarihteki en büyük fatihle başlıyor, bu fatih olağanüstü hoş­ görülü ve uyumlu, dolayısıyla insanları ateşli taraftarlara çeviriyor; bu fatihin adı para. Aynı tanrıya inanmayan veya aynı krala itaat etmeyen insanlar seve seve aynı parayı kullanıyorlar. Amerikan kültüründen, Amerikan dininden ve Amerikan siyasetinden nefret eden Usame Bin Ladin, Amerikan dolarlarına bayılıyordu. Peki tanrıların ve kralların ba­şaramadığını para nasıl başardı?

Paranın Kokusu

1519’DA HERNÂN CORTES VE YANINDAKİ fatihler o zamana kadar yalıtılmış bir dünya olan Meksika’yı işgal etti. Kendilerini Aztekler olarak adlandıran bu toplum, kısa süre içinde yabancıların belirli bir tür sarı metale olağanüstü ilgi gösterdiğini fark etti. Hatta sürekli bundan bahsediyorlardı.

Yerliler hem görüntüsü güzel hem de kolay işlenebilen altından habersiz değildi, altını zaten mücevher ve heykel yapmak için ve altın tozunu da zaman zaman bir değişim aracı olarak kullanıyorlardı. Ancak Aztekler bir şey satın almak istediğinde ödemeyi kakao taneleri veya kumaş toplarıyla yapıyordu. İspanyolların altın takıntısı çok mantıksızdı; yenemeyen, içilemeyen, dikilemeyen, alet ve silah yapımı için fazla yumuşak bir metal neden bu kadar önemliydi ki? Yerliler Cortes’e neden İspanyolların altına böylesine tutkun olduklarını sorduklarında ünlü fatih şöyle cevap verdi: “Çünkü ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz.”

İspanyolların geldiği Afrika-Asya dünyasında altın takıntısı gerçekten salgın hâlindeydi. En azılı düşmanlar bile aynı kullanışsız sarı metalin peşinde koşuyordu. Meksika’nın işgalinden üç yüz yıl önce, Cortes’in ve savaşçılarının ataları İberya’daki ve Kuzey Afrika’daki Müslüman krallıklara karşı kanlı bir din savaşı sürdürmüştü. İsa’nın ve Allah’ın takipçileri birbirlerini binlerle öldürdüler, tarlaları ve meyve bahçelerini yıktılar, gelişmiş şehirleri duman tüten enkazlara çevirdiler ve bütün bunları İsa veya Allah adına daha büyük bir zafer için yaptılar.


Hıristiyanlar zamanla üstünlüğü ele geçirdiklerinde, zaferlerini sadece camileri yıkıp kiliseler inşa ederek değil, aynı zamanda üzerinde haç işareti olan yeni altın ve gümüş paralar basarak ve Tanrı’ya kafirlerle savaşta kendilerine yardım ettiği için teşekkür ederek kutladılar. Bu yeni paranın yanı sıra, galipler millares adı verilen, daha farklı bir anlamı olan bir para da bastılar. Bu kare biçimli paralar Hıristiyan fatihler tarafından yapılmıştı ve üstündeki Arapça yazılar, “Allah’tan başka tanrı yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir,” anlamına gelmekteydi. Güney Fransa’daki Melgueil ve Agde’nin Katolik piskoposları bile bu Müslü­man paralarını bastılar ve tanrıya bağlı Hıristiyanlar da bunları seve seve kullandılar.

Öteki yakada da hoşgörü doruklardaydı. Kuzey Afrika’nın Müslü­man tüccarları Floransa florini, Venedik dukası ve Napoli gigliatosu gibiHıristiyan paralarım kullanarak ticaret yapıyorlardı. Kafir Hıristiyanlara karşı cihat çağrısı yapan Müslüman yöneticiler bile üzerinde İsa ve Bakire Meryem’in olduğu paraları içeren vergiler toplamaktan hoşnutlardı.

Bunun Fiyatı Nedir?

Avcı toplayıcıların parası yoktu. Tüm grup birlikte avlanır, toplayıcılık yapar ve etten ilaca, ayakkabıdan büyücülüğe gerek duyduğu her şeyi sı­fırdan kendileri yapardı. Farklı grup üyeleri bazı konularda uzmanlaş­mış olabilirlerdi, ama iyilik ve zorunluluklara dayalı bir ekonomik sistemle ürettikleri mal ve hizmetleri paylaşırlardı. Bedavaya verilmiş bir parça et, bir karşılığı olacağı beklentisiyle el değiştirirdi, bedava tıbbi yardım gibi.

Grup ekonomik olarak bağımsızdı, sadece kendi bölgelerinde olmayıp nadir bulunan bazı şeyler (deniz kabukları, kökboyası, obsidiyen, vb.) yabancılardan alınmak durumundaydı. Bu da genelde takasla hallediliyordu: “Size güzel deniz kabukları vereceğiz, bunun karşılı­ğında siz de bize kaliteli çakmaktaşı verin.”

Tarım Devrimi’nin başlamasıyla bu durumda pek bir değişiklik olmadı. Çoğu insan küçük ve samimi topluluklarda yaşamaya devam etti. Tıpkı bir avcı toplayıcı grubu gibi her köy de kendi kendine yeten bir ekonomik birimdi; karşılıklı iyilik ve zorunluluklarla ve yabancılarla yapılan takaslarla idare ediliyordu. Köylülerden biri yetenekli bir ayakkabı imalatçısıyken, diğeri yara sağaltmayı biliyordu; köylüler de ayakkabı veya tedavi gerektiğinde kime gideceklerini biliyorlardı. Yine de köyler küçük, ekonomiler sınırlıydı, bu yüzden de tam zamanlı ayakkabıcı­lar veya hekimler yoktu.

Şehirlerin ve krallıkların yükselişi ulaşım altyapısındaki gelişmelerle birleşince, uzmanlaşma için yeni fırsatlar doğdu. Yoğun nüfuslu şehirler sadece ayakkabıcılar ve doktorlar için değil aynı zamanda marangozlar, rahipler, askerler ve avukatlar için de tam zamanlı iş anlamına geliyordu. Zamanla köyler belirli bir şöhret kazanarak iyi şarap, zeytinyağı veya seramik üretimleriyle bilinir oldular ve sadece bu ürünlerinde uzmanla­şarak diğer ihtiyaçlarını diğer köylerden giderebileceklerini fark ettiler. Bu gayet mantıklıydı.

İklimler ve topraklar birbirinden farklıydı, o hâlde neden iklimi ve toprağı şaraplık üzüme çok daha uygun bir yerin kaliteli şarabı dururken kendi bahçenizin üzümünden yapılmış ortalama kalitede
bir şarapla uğraşasınız? Eğer kendi arazinizdeki kilden daha güzel ve daha dayanıklı çanak çömlek yapılıyorsa, takas yapabilirsiniz. Dahası, tam zamanlı şarapçılar veya çanakçılar (elbette doktorlar ve avukatlar da buna dahildir) kendi uzmanlıklarını herkesin yararına geliştirebilirler. Buna karşılık uzmanlaşma ortaya başka bir sorun çıkarmıştır. Uzmanlar arasındaki takas nasıl yönetilecektir?

İyilik ve zorunluluklara dayalı bir ekonomi, çok sayıda yabancının iş­birliği yapmaya çalıştığı bir ortamda yürüyemez. Bir kardeşe veya kom­şuya bedava yardım etmek ayrı şeydir, iyiliğinizin karşılığını asla veremeyecek yabancılarla ilgilenmek ayrı. Takas iyi bir yöntemdir ancak sadece sınırlı sayıda ürün söz konusu olduğunda etkilidir ve karmaşık bir ekonominin temelini oluşturamaz.

Takasın kısıtlılığını anlamak için tüm bölgedeki en tatlı, en güzel elmaları veren bir elma bahçeniz olduğunu hayal edin. O kadar çok çalı­şıyorsunuz ki, ayakkabılarınız eskiyor. Malınızı eşek arabanıza yükleyerek nehrin kenarından pazar yerine götürüyorsunuz ve komşunuz size pazarın en ucunda bir ayakkabıcının kendisine beş yıldır kullandığı çok dayanıklı ayakkabılar yaptığını haber veriyor. Gidip ayakkabıcının dükkanını buluyorsunuz ve ihtiyacınız olan ayakkabı için elinizdeki elmalardan bir kısmını teklif ediyorsunuz.

Ayakkabıcı tereddüt ediyor. Ayakkabılarına karşılık kaç tane elma istemeli? Her gün onlarca müşteriyle karşılaşıyor ve bunlardan bazıları bir torba elma, bazıları değişen kalitelerde buğday, keçi veya kumaş getiriyor; diğerleriyse krala dilekçe yazmak veya sırt ağrılarını iyileştirmek gibi becerilerini öneriyorlar. Ayakkabıcının en son ayakkabılarına karşı­lık elma alması üç ay önceydi ve o zaman üç torba elma istemişti. Yoksa dört torba mıydı? Gerçi tekrar düşününce bu elmalar tepelerde yetişen güzel elmalar değil, vadide yetiştirilmiş ekşi elmalardı. Öte yandan ge­çen sefer elmalar daha küçük olan kadın ayakkabıları karşılığında verilmişti. Bu adam ise erkek ayakkabıları istiyordu. Ayrıca, geçtiğimiz haftalarda bir hastalık köydeki sürüleri telef ettiğinden deri zor bulunuyordu, dericiler aynı miktarda deri için artık eskisinin iki katı ayakkabı istiyorlardı. Bunun da değerlendirmeye alınması lazımdı.

Takas ekonomisinde her gün ayakkabıcı ve çiftçi onlarca farklı ürü­nün birbirlerine göre fiyatını yeniden öğrenmek zorundadır. Eğer pazarda yüz farklı ürünün ticareti yapılıyorsa, alıcılar ve satıcılar toplamda 4.950 farklı değişim oranını bilmek durumundalar. Eğer bin adet ürün piyasadaysa bu sefer 499.500 farklı değişim oranıyla baş etmeliler! Bunun içinden nasıl çıkılır?

Üstelik daha kötüsü de var. Bir çift ayakkabıya karşılık kaç elma gerektiğini hesaplamayı başarsanız bile takas her zaman mümkün değildir. Ticaretin mümkün olması için iki tarafın da elinde diğerinin istedi­ği üründen bulunması gerekir. Ayakkabıcı elma sevmiyorsa ne olacak? Veya o anda istediği şey elma değil de boşanma işlemlerini başlatabilmekse? Çiftçi bu durumda elma seven bir avukat bulup durumu üçlü bir ticarete çevirebilir, ama ya avukatın yeterince elması varsa ve bunun yerine saçını kestirmek istiyorsa?

Bazı toplumlar bu durumu merkezi bir takas sistemi geliştirerek çözdüler. Bu sistemde çiftçilerin ve zanaatkarların ürünleri toplanarak ürünler ihtiyacı olanlara dağıtılırdı. Bu tür bir deneyin en büyük ölçeklisi ve en ünlüsü Sovyetler Birliği’nde denendi ve fiyaskoyla sonuçlandı. “Herkes yeteneğine göre çalışacak ve ihtiyacına göre ürün alacak” fikri pratikte “herkes olabildiğince az çalışacak ve eline geçirebildiği kadar fazlasını alacak” fikrine dönüşmüştü. Daha orta ölçekli ve başarılı denemeler de gerçekleşmişti ve bunların en ünlülerinden biri de İnka İmparatorluğu’ndaydı. Yine de çoğu toplum, çok sayıda uzmanı birbirine bağlamanın daha kolay bir yolunu buldu: parayı icat ettiler.


182devam edecek..

Serinin Önceki Yazıları: http://horozz.net/tag/insanlardan-tanrilara

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir