Sitemizde 15 kategori'de 775 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Tem 092017
 

  • Ataerkil Genler

Üçüncü bir biyolojik açıklama, kaba kuvvete ve şiddete daha az yer verirken, milyonlarca yıllık evrim sonucunda kadınların ve erkeklerin farklı hayatta kalma ve üreme stratejileri geliştirdiklerini öne sürer. Bu açıklamaya göre, erkekler doğurgan kadınları hamile bırakabilmek için bir birleriyle yarıştıklarından, üreme şansına sahip olabilmeleri her şeyden önce rakiplerini altedebilmelerine bağlıydı. Zaman geçtikçe de gelecek nesillere en hırslı, saldırgan ve rekabetçi erkeklerin genleri aktarılmış oldu.

Bir kadının kendisini hamile bırakacak erkek bulmasıysa hiç sorun olmamıştı. Ama eğer torunları da olsun istiyorsa dokuz ay karnında taşıdığı çocuklarına doğumdan sonra da yıllarca bakmalıydı. Bu süre boyunca çok az yiyecek bulma fırsatı bulacağından yardıma muhtaçtı, kısacası bir erkeğe ihtiyacı vardı. Hem kendisinin hem de çocuklarının hayatta kalmasını garanti etmek için kadının erkeğin sunduğu koşulları kabul etmekten başka çaresi yoktu. Zamanla, sonraki nesillere aktarılan kadın genleri, uysal bakıcı kadınların genleri oldu. Uzun süre iktidar mücadelesi veren kadınlarsa bu güçlü genlerini sonraki nesillere aktaramadılar.

Bu farklı hayatta kalma stratejilerinin sonucunda, erkekler hırslı ve rekabetçi, dolayısıyla ticaret ve siyasette başarılı olmaya, kadınlarsa yoldan çekilip hayatlarını çocuk büyütmeye adamaya programlandılar.

Öte yandan, bu yaklaşım da deneysel kanıtlar tarafından yalanlanıyor gibidir. Bu yaklaşımın özellikle sorunlu tarafları, kadınların bakıma ihtiyaç duymasının kadınları neden diğer kadınlara değil de erkeklere muhtaç ettiği ve erkek rekabetçiliğinin erkeği toplumsal olarak baskın hâle getirdiği varsayımlarıdır. Bağımlı dişilerle rekabetçi erkekler arasındaki dinamikler, filler ve bonobo şempanzeleri gibi pek çok hayvan türünde anaerkil bir toplumsal yapıya yol açar.

Dişilerin dış yardıma ihtiyacı olduğundan sosyal becerilerini geliştirmeleri ve işbirliği yapmayı, ödün vermeyi öğrenmeleri gerekir; böylelikle, tamamen kadınlardan oluşan toplumsal ağlar kurarak her üyenin çocuk yetiştirmesine yardımcı olurlar. Erkekler de bu esnada tüm zamanlarını dövüşerek ve rekabet ederek geçirir ve sosyal becerileriyle toplumsal bağları gelişmemiş olarak kalırlar. Bu yüzden bonobo ve fil toplulukları işbirliğine yatkın dişilerden oluşan ağlar tarafından yönetilir ve bencil, işbirliğine yanaşmayan erkekler de kenara itilir. Dişi bonobolar ortalama erkeklerden daha güçsüz olmalarına rağmen, genellikle birleşip sınırı aşan erkekleri dövebilirler.

Bu, bonobolar ve fillerde mümkünse Homo sapiens’te neden olmasın? Sapiensler, görece güçsüz ve tek avantajı kalabalık gruplar hâlinde işbirliği yapabilmek olan hayvanlardır. Bu durumda, erkeklere bağımlı olsalar bile, yardıma muhtaç kadınların daha üst düzeydeki sosyal becerilerini işbirliği yapmak için kullanarak saldırgan, özerk ve ben merkezci erkekleri alt etmelerini beklemeliyiz.

Nasıl oluyor da, tüm başarısını işbirliğine borçlu olan bir türde daha az işbirliğine yatkın olacağı varsayılan bireyler (erkekler), daha çok işbirliği yapmaya müsait olduğu varsayılan bireylere (kadınlar) üstünlük kurabiliyor? Elimizde çok iyi bir cevap yok, belki de temel varsayımlarımız yanlış. Belki de Homo sapiens erkeklerinin ayırt edici özelliği fiziksel güç, saldırganlık ve rekabetçilik değil, daha üstün sosyal beceriler ve işbirliğine yatkınlıktır. Bilemiyoruz.

Bilebildiğimiz, geçtiğimiz yüzyılda toplumsal cinsiyet rollerinin olağanüstü bir devrim geçirdiğidir. Günümüzde giderek daha fazla sayıda toplum sadece kadınlara eşit yasal statü, siyasi haklar ve ekonomik fırsatlar sunduğu gibi aynı zamanda cinsellik ve toplumsal cinsiyet üzerine en temel kavramları da yeniden tanımlamaktadır. Cinsiyetler arası uçurum hâlâ önemli seviyedeyse de, olaylar nefes kesici bir hızda gelişmektedir.

1913’te ABD’de kadınların oy kullanma hakkı genel olarak kabul edilemez görülürken, kadın bir meclis başkanı veya yüksek yargıç gülünç bulunurdu, eşcinsellik ise o denli büyük bir tabuydu ki, kibarlık sınırları içinde tartışılamazdı bile. 2013’e geldiğimizdeyse kadınların oy kullanma hakkı doğal kabul edilirken, kadın meclis başkanlarının varlığı üzerine yorum yapmaya bile gerek görülmez, ABD Anayasa Mahkemesi’nin beş yargıcı (üçü kadın) hemcinsler arası evliliğin yasallaşması yönünde oy kullandılar (dört erkek yargıcın itirazını hükümsüz bırakarak).

Bu çarpıcı değişimler toplumsal cinsiyet tarihini oldukça ilginç kılar. Eğer ataerkil sistem biyolojik olgular yerine temelsiz mitler üzerine kuruluysa (tıpkı bugün kanıtlanmakta olduğu gibi), bu sistemin istikrarını ve evrenselliğini nasıl açıklayabiliriz?

  • Tarihin Oku

TARIM DEVRİMİ’NDEN SONRA İNSAN toplumları giderek daha büyük ve karmaşık, toplumsal düzeni sürdüren hayali kurgular da buna paralel olarak daha rafine hale geldi. Mitler ve kurgular, insanları doğumlarından itibaren belirli bir biçimde düşünmeye, bazı standartlara ve kurallara uygun olarak davranmaya ve belli şeyleri istemeye alıştırırlar. Böylelikle, milyonlarca yabancının etkili biçimde işbirliği yapmasını sağlayan yapay içgüdüler yaratmış olurlar. Bu yapay içgüdüler ağına “kültür” denir.

20. yüzyılın ilk yarısı boyunca akademisyenler, tüm kültürlerin tam ve uyumlu olduğunu, kültürlerin onları tanımlayan değişmeyen ve ebedi özleri olduğunu anlatıp durdular. Her insan grubunun kendi dünya görüşü ve gezegenlerin güneşin etrafında dönmesi kadar kolayca işleyen toplumsal, yasal ve siyasi uygulama sistemleri vardı. Bu bakışa göre kendi hâline bırakılan kültürler değişmeyip aynı yön ve hızda gitmeye devam ederken, sadece dışarıdan uygulanan bir güç kültürleri değiştirebilir. Bu yüzden antropologlar, tarihçiler ve politikacılar “Samoa kültürü” veya “Tazmanya kültürü” dediklerinde, Samoalıları veya Tazmanyalıları şekillendiren inançlar, normlar ve değerler ezelden beri aynıymış gibi düşünürler.

Günümüzde kültür üzerine çalışan akademisyenlerin çoğu bunun tam tersinin doğru olduğunu anladılar. Her kültürün kendi inançları, normları ve değerleri elbette vardır, ancak bunlar sürekli değişim hâlindedir. Kültürler çevre koşullarındaki farklılıklar veya komşu kültürlerle etkileşim sonucu değişebileceği gibi, kendi iç dinamikleriyle de dönüşüm geçirebilirler. Diğerlerinden tamamen yalıtılmış ve sabit bir çevrede yaşayan kültürler bile değişimden kaçınamaz. Tutarsızlıkların söz konusu olmadığı fizik kurallarının aksine, insan yapısı tüm düzenler içsel çelişkilerle doludur. Kültürler daima bu çelişkileri gidermeyi denerler, bu süreç de değişimi getirir.

Örneğin ortaçağ Avrupa’sında asiller hem Hıristiyanlığa hem de şövalyeliğe inanırlardı. Ortalama bir soylu kiliseye gidip rahibin azizlerin ruhu hakkındaki vaazını dinlerdi. Rahip, “beyhudeliklerin beyhudesi, her şey beyhude… Zenginlik, şehvet ve onur tehlikeli ve baştan çıkarıcıdır, bunların ötesine geçerek İsa’nın yolunu izlemelisiniz. Onun gibi uysal olun, şiddetten ve israftan uzak durun ve eğer biri size vurursa ona diğer yanağınızı dönün,” derdi. Eve uysal ve düşünceli bir ruh hâli içinde dönen asilzade daha sonra en pahalı ipek kıyafetlerini giyerek lordun şatosundaki ziyafete giderdi.

Şarabın su gibi aktığı, ozanın Lancelot ve Guinevera hakkında şarkılar söylediği ve davetlilerin birbirlerine savaş anıları anlatıp müstehcen şakalar yaptığı bir ziyafette baronlar, “Utanç içinde yaşamaktansa ölmek daha iyidir. Eğer biri onurunuzu sorgularsa, bu leke ancak kanla temizlenir. Ayrıca hayatta düşmanların sizden kaçışım izlemekten, güzel kızlarının ayaklarınıza kapanmasından daha güzel ne olabilir?” türü konuşmalar yaparlardı.

Bu çelişki tamamen giderilemedi asla ama Avrupa aristokrasisi, ruhban sınıfı ve sıradan halk bununla uğraşa uğraşa kültür zamanla değişti. Bu çelişkilerle baş etmeye çalışmanın bir sonucu da Haçlı Seferleri’dir. Şövalyeler hem askeri becerilerini hem de dini bağlılıklarını aynı anda gösterebiliyorlardı. Hıristiyanlık ve şövalyelik ideallerini bir araya getirmeye çalışan Tapınak Şövalyeleri gibi askeri grupları da aynı çelişki yarattı. Bu çaba aynı zamanda, ortaçağ sanat ve edebiyatının önemli bir kısmının da bizzat kaynağı oldu. Kutsal Kase ve Kral Arthur’un hikayeleri bunlara örnek olarak sayılabilir. Camelot iyi bir şövalyenin iyi bir Hıristiyan olabileceğini ve iyi Hıristiyanların en iyi şövalyeler olduğunu kanıtlamaya çalışmaktan başka ne anlatıyordu ki?


Bir diğer örnek de modern siyasi sistemdir. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar Fransız Devrimi’nden bu yana eşitlik ve bireysel özgürlüğü temel değerler olarak görmeye başladılar, ki bu iki değer bile aslında bir- biriyle çelişir. Eşitlik ancak daha iyi dürümdakilerin özgürlüklerini kısıtlayarak sağlanabilir. Her bireyin tamamen istediği gibi davranabileceğinin güvencesini vermek kaçınılmaz olarak eşitliğe zarar verecektir. Buna bağlı olarak, 1789’dan beri tüm dünyanın siyasi tarihi bu çelişkiyi giderme çabaları olarak görülebilir.

Charles Dickens romanlarını okuyanların gayet iyi bileceği gibi 19. yüzyıl Avrupa’sının liberal rejimleri, yoksulları hapishanelere tıkmak ve yetimlere yankesicilerin doldurduğu okullara gitmekten başka şans bırakmamak pahasına bile bireysel özgürlüğe öncelik vermişti. Benzer şekilde, Aleksandr Soljenitsin’in herhangi bir romanını okumuş biri de komünizmin eşitlikçi idealinin kişisel yaşamın her boyutunu kontrol etmeye çalışan tiranlıklar oluşturduğunu bilecektir.

Günümüzde Amerikan politikaları da bu çelişki etrafında şekillenmektedir. Demokratlar; fakirler, yaşlılar ve muhtaçlara yardım edebilmenin bedeli vergileri artırmak da olsa daha eşit bir toplum istiyorlar, ama bu da insanların paralarım istedikleri gibi harcayabilme özgürlüğüne engel oluyor. Paramla çocuklarımı üniversiteye yollayacakken neden devlet beni sağlık sigortası almaya zorlasın ki? Öte yandan cumhuriyetçiler de, bedeli gelir adaletsizliğinin artması ve pek çok Amerikalının sağlık sigortası yaptıramaması bile olsa bireysel özgürlüğün en üst seviyeye çıkmasını istiyorlar.

Tıpkı ortaçağ kültürünün Hıristiyanlıkla şövalyeliği birleştirememe- si gibi, modern dünya da özgürlük ve eşitliği bir araya getirmekte zorlan- maktadır. Bu bir hata değildir. Bu tip çelişkiler her insan kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta bunlar kültürün motorudur, türümüzün yaratıcılığının ve dinamizminin en başta gelen sebebidir. Tıpkı aynı anda basılan iki müzik notasının müziği ileri götürmesi gibi, düşüncelerimizdeki, fikirlerimizdeki ve değerlerimizdeki uyumsuzluklar bizi araştırmaya, eleştirmeye ve yeniden değerlendirmeye mecbur eder. Tutarlılık, durgun zihinlerin oyun alanıdır.

Eğer gerilimler, çatışmalar ve çözülemeyen ikilemler kültürlerin tuzu biberiyse, bu kültürlere mensup insanların da birbiriyle çelişen inançları ve birbiriyle uyumsuz değerleri mutlaka olacaktır. Bu her kültürün en temel unsurudur: bilişsel uyumsuzluk. Sıklıkla insan psikolojisinin bir hatası olarak değerlendirilen bilişsel uyumsuzluk, aslında insan için yaşamsal önemdedir. İnsanlar birbiriyle çelişen değer ve inançlara sahip olamasaydı muhtemelen herhangi bir insan kültürü oluşturmak ve sürdürmek mümkün olamazdı.

Almanlar ya da İsveçliler ülkelerine göç eden Müslümanları anlamaya çalıştıklarında Müslümanların el değmemiş saf değerlerini ararlarsa hata ederler. Bakmaları gereken asıl şey, Müslüman kültürünün birbiriyle çatışan kuralları ve standartların adeta birbiriyle itişip kakıştığı karşıtlıklarla ikilemlerdir.

  • Casus Uydu

İnsan kültürleri sürekli değişim hâlindedir. Peki bu değişim rastgele midir yoksa uzun vadede belli bir örüntüsü mü vardır? Başka bir deyişle, tarihin bir akış yönü varmıdır?

Cevap evettir. Bin yıllar boyunca küçük ve basit kültürler, zamanla daha büyük ve karmaşık uygarlıklar oluşturacak şekilde birleşti ve dünya giderek her biri öncekilerden daha büyük ve karmaşık daha az sayıda mega kültüre ev sahipliği yapmaya başladı. Bu elbette sadece makro seviyede geçerli çok kaba bir genellemedir. Mikro seviyede birleşip daha büyük bir mega kültür oluşturan her kültür grubunda, parçalanıp dağılmış bir mega kültürün izi bulunabilir.

Moğol İmparatorluğu gelişerek Asya’nın devasa topraklarını hatta Avrupa’nın bazı yerlerini ele geçirdi, ama sonra bölünerek parçalara ayrıldı. Hıristiyanlık yüz milyonlarca insanı etkisi altına aldığı anda sayısız mezhebe bölündü. Latin dili, Batı ve Orta Avrupa’ya yayıldıktan sonra ulusal diller hâline gelerek yerel lehçelere ayrıldı. Bunlar birleşmeye doğru ilerleyen, daha büyük ve geri döndürülemez bir eğilimin geçici kırılmalarıdır.

Tarihin yönünü tanımlamak aslında bir bakış açısı meselesidir. Tarihe kuş bakışı göz attığımızda, ki bu tarihsel gelişmeleri on yıllar veya yüzyıllar bazında ele almak demektir, yönünün birlik mi yoksa çokluk mu olduğunu tespit etmek kolay değildir. Öte yandan, bu uzun dönemli gelişmeleri kuş bakışıyla anlamaya çalışmak miyopluk etkisi yaratır. Bunun yerine, gelişmeleri bir kuşun değil bir uzay uydusunun durduğu yerden incelemek ve yüzyıllar yerine bin yıllara bakmak gerekir. Böyle bir bakış açısından, tarihin durmak bilmeden birlik yönünde ilerlediği çok net olarak görülür. Hıristiyanlığın mezheplere ayrılması ve Moğol İmparatorluğu’nun parçalanması, sadece tarih otoyolundaki kasislerdir.

Tarihin genel yönünü anlayabilmenin en iyi yollarından biri, Dünya gezegeninde herhangi bir anda birlikte var olan farklı insan dünyalarını belirlemektir. Bugün dünyayı bir bütün olarak ele almaya alışığız, ancak tarihin büyük bölümünde Dünya birbirinden çok ayrı insan dünyalarından oluşan bir galaksiydi.

Örneğin Avustralya’nın güneyinde orta büyüklükte bir ada olan Tazmanya’yı ele alalım. Bu ada, Buzul Çağı’nın sona erdiği yaklaşık MÖ 10.000’de deniz seviyesinin yükselmesi sonucu Avustralya anakarasından kopmuştu. Adada kalan birkaç bin avcı toplayıcının, Avrupalılar 19. yüzyılda adaya gelene kadar diğer hiçbir insan grubuyla bağlantısı olmamıştı. 12 bin yıl boyunca kimse Tazmanyalıların orada yaşadığını bilmiyordu, Tazmanyalılar da dünyada başkalarının olduğundan haberdar değildi. Bu süreçte adada savaşlar, politik çekişmeler, toplumsal dalgalanmalar ve kültürel gelişmeler meydana geldi. Çin imparatorları veya Mezopotamyalı liderler içinse Tazmanya Jüpiter’in uydularından birinde yer alsaydı da fark etmezdi, Tazmanyalılar kendilerine ait bir dünyada yaşıyorlardı.

Amerika’yla Avrupa da tarihlerinin büyük bölümünde ayrı dünyalardı. Roma İmparatoru Valence, MS 378’de Gotlar tarafından Adriano- polis56 savaşında mağlup edilip öldürüldüğü yıl, Tikal Kralı Chak Tok Ich’aak Teotihuacan ordusu tarafından mağlup edilip öldürülmüştü. (Tikal önemli bir Maya şehir devletiydi, Teotihuacan ise 250 bin kişilik nüfusuyla Amerika’daki en büyük şehirdi ve çağdaşı Roma’yla aynı büyüklüğe sahipti.) Roma’nın mağlubiyetiyle Teotihuacan’ın yükselişi arasında kesinlikle hiçbir bağlantı yoktu. O kadar ayrılardı ki, sanki Roma Mars’ta, Teotihuacan Venüs’te bulunuyordu.

Öyleyse yeryüzünde aynı anda kaç farklı insan dünyası var oldu? MÖ 10.000’de bunlardan binlerce vardı, MÖ 2000’deyse sayıları yüzlerle ifade edilebilirdi, belki en fazla bin. MS 1450’ye gelindiğinde sayılan çok daha azalmıştı. Bu sıralar, Avrupa’nın coğrafî keşiflerinden hemen önce, Dünya hâlâ Tazmanya gibi ciddi sayıda küçük dünyalar banndırı- yordu, ama insanlann yüzde 90’ına yakını tek bir mega dünyada yaşıyordu: Afrika-Asya dünyası. Asya’nın, Avrupa’nın ve Afrika’nın çoğu (Sahra altı Afrika’nın büyük bölümleri de dahil olmak üzere) ciddi kültürel, siyasi ve ekonomik bağlarla birbirine bağlanmıştı.

Afrika-Asya devinin bütün bu yuttuklarını sindirmesi yüzyıllar sürdü, ancak geri döndürülemez bir süreçti. Bugün neredeyse tüm insanlar aynı jeopolitik sistemin (tüm gezegen diğer uluslar tarafından tanınan ülkelere bölünmüştür), aynı ekonomik sistemin (kapitalist piyasa ekonomisi gezegenin en uzak köşelerini bile şekillendiriyor), aynı hukuki sistemin (insan hakları ve evrensel yasalar her yerde en azından teoride geçerlidir) ve aynı bilimsel sistemin parçasıdır (Türkiye, İsrail, Avustralya ve Arjantin’deki uzmanların atomların yapısı veya tüberkülozun tedavisi hakkındaki görüşleri tamamen aynıdır).

Bu tekil küresel kültür homojen değildir. Tek bir organik vücudun farklı organlar ve hücreler barındırması gibi, bu tekil küresel kültür de New York borsacılarından Afgan çobanlarına çok farklı yaşam biçimleri ve insanlar barındırmaktadır. Bu farklı insanlar birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır ve birbirlerini sayısız kez etkilerler. Tartışma ve kavgalar yine olmaktadır ve kullanılan kavramlarla silahlar da aynıdır. Gerçek bir “medeniyetler çatışması” sağırların konuşması gibidir, kimse bir diğerinin ne söylediğini anlayamaz. Bugün İran’la ABD birbirine kılıç salladığında ikisi de ulus devletlerin, kapitalist ekonomilerin, evrensel hakların ve nükleer fiziğin dilinden konuşmaktadır.

Hâlâ “otantik” kültürlerden bahsediyoruz, ama eğer “otantik” derken bağımsız olarak gelişmiş ve dış etkilere maruz kalmadan yerel âdetlerden ibaret bir şeyden bahsediyorsak, Dünya’da bu anlamda otantik bir kültür kalmamıştır. Son yüzyıllarda neredeyse tüm kültürler, küresel bir taşkın sonucunda tanınamayacak ölçüde değişmiştir.

Bu küreselleşmenin sonuçlarına verilebilecek en ilginç örneklerden biri “etnik” mutfaklardır. Bir İtalyan lokantasında domates soslu spagetti, Polonya ve İrlanda lokantalarında bolca patates, Arjantin lokantasında onlarca farklı biftek çeşidi, Hint lokantasında hemen her şeye serpilmiş acı biberleri, İsviçre kafelerinde de çırpılmış kremalı koyu ve sıcak çikolata bulmayı bekleriz. Oysa bu yiyeceklerin hiçbiri bu ülkelerin yerel ürünü değildir. Domates, acı biber ve kakao Meksika kökenlidir ve Asya’yla Avrupa’ya ancak İspanyollar Meksika’yı fethettikten sonra ulaşmıştır. Jül Sezar ve Dante Aleghieri yaşamları boyunca hiç domatesli spagettiyi çatallarına dolayamadılar (o dönemlerde çatal bile icat edilmemişti), William Teli hiç çikolata yiyemedi ve Buddha hiç yemeğine acı biber koyamadı. Patatesler Polonya ve İrlanda’ya ulaşalı henüz dört yüz yıl bile olmadı. Arjantin’de 1492’de yiyebileceğiniz tek biftek lama bifteğiydi.

Hollywood filmleri, cesur at binicileri olan Kızılderililerin atalarının geleneklerini sürdürerek Avrupalı yerleşimcilerin konvoylarına saldırdığı görüntüsünü beynimize kazımıştır. Oysa durum bundan oldukça farklıdır, Avrupalıların kıtaya atları getirmesiyle başlayan ve 17. ile 18. yüzyıllarda Kuzey Amerika’nın batısındaki çayırları kasıp kavuran büyük bir askeri ve siyasi devrimin ürünüydü atlar. 1492’de Amerika’da at yoktu. 19. yüzyıl Siyu veya Apaçi kültürünün pek çok göz alıcı özelliği vardı ama bu “otantik” değil, modern (ki küresel güçlerin sonucudur) bir kültürdü.


177devam edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir