Sitemizde 15 kategori'de 770 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Haz 172017
 

Neyi biyolojinin belirlediğini, neyin insanlar tarafından biyolojik mitler kullanılarak haklı çıkarılmaya çalışıldığını nasıl bilebiliriz? Bunu anlamak için önemli kurallardan biri, “Biyoloji izin verir, kültür engeller,” kuralıdır. Biyoloji çok geniş bir yelpazedeki olasılıklara hoşgörüyle yaklaşır. İnsanları bazı olasılıkları fark etmeye zorlayıp diğerlerini yasaklayan kültürdür.

Biyoloji kadınların çocuk doğurmasını sağlarken, bazı kültürlerse kadınları bu olasılığı fark etmeye zorlarlar. Biyoloji insanların birbiriyle cinsel ilişkiye girmekten zevk almasını sağlarken, bazı kültürlerse onların bu fırsatı fark etmesini yasaklarlar.

Kültür genellikle sadece doğal olmayan şeyleri yasakladığını ileri sürer, ama biyolojik bir perspektiften bakınca her şey doğaldır. Mümkün olan şey, tanım gereği doğaldır. Gerçekten doğal olmayan, doğa yasalarına aykırı bir tavır zaten ayakta kalamaz, bu yüzden de yasaklanmasına gerek yoktur. Hiçbir kültür, insanların fotosentez yapmasını, kadınların ışık hızından daha hızlı koşmasını veya negatif yüklü elektronların birbirine doğru çekilmesini yasaklamaya kalkmamıştır.

Gerçekte “doğal” ve “doğal olmayan” kavramları, biyolojiden değil Hıristiyan ilahiyatından alınmadır. “Doğal”m ilahiyattaki anlamı, “doğayı yaratan Tanrı’nın niyetiyle uyumlu”dur. Hıristiyan ilahiyatçılar Tanrı’nın insan vücudunu, her parçanın ve organın belli bir amaca hizmet etmesini düşünerek yarattığını ileri sürerler. Eğer vücudumuzun uzuvlarını ve organlarını Tanrının öngördüğü şekilde kullanırsak bu doğal bir faaliyettir, bunları farklı olarak kullanmaksa doğal değildir. Oysa evrimin amacı yoktur. Organlar belli bir amaçla evrilmediği gibi, kullanılma biçimleri de sürekli gelişim hâlindedir.

İnsan vücudunda, sadece milyonlarca yıl önce ortaya çıktığı zamanki işlevini yerine getiren tek bir organ bile yoktur. Organlar belli bir fonksiyonu yerine getirmek üzere evrilir, ancak bir kere oluşunca başka kullanımlara da uyum sağlar.

Örneğin ağız, en eski çok hücreli organizmaların besinleri vücutlarına sokabilmeleri ihtiyacından oluşmuştur. Bugün hâlâ ağzımızı bu amaç için kullanırız, ama bunun yanında öpüşmek, konuşmak ve eğer Rambo’ysak el bombasının pimini çekmek için de kullanırız. 600 milyon yıl önceki kurtçuğa benzer atalarımız, bunları yapmak için ağızlarını kullanmıyordu diye mi doğal olmuyor bunlar?

Kanatlar da bir anda tüm aerodinamik tasarımlarıyla değil, başka bir amaca hizmet eden organların gelişmesiyle ortaya çıktılar. Bir teoriye göre, böcek kanatları milyonlarca yıl önce uçamayan böceklerin vücut çıkıntılarından üremiştir. Çıkıntılı böceklerin çıkıntısı olmayanlara göre daha geniş vücut yüzeyleri vardı, bu da daha fazla gün ışığından faydalanarak daha sıcak kalmalarını sağlıyordu. Ağır ilerleyen evrimsel bir süreç sonucunda bu güneş panelleri büyüdü.

Azami gün ışığı emilimi sağlayan bu yapı (geniş bir yüzey ve düşük ağırlık), aynı zamanda bu organları sallayıp zıpladıklarında böceklere havalanabilme becerisi sağlıyordu. Daha büyük çıkıntısı olanlar daha uzağa zıplayıp havalanabiliyordu. Bazı böcekler zamanla, bunları havada süzülmek için kullanmaya başladı. Böceklerin havada ilerlemesini sağlayacak kanatlara geçmesine ise sadece bir adım kalmıştı. Kulağınızda bir sivrisinek vızıldadığında, lütfen onu doğal olmayan davranışı için ayıplayın. Eğer edepli olsaydı, Tanrı’nm ona verdiğiyle yetinir ve kanatlarını sadece güneş paneli olarak kullanırdı.

Aynı çok amaçlılık, cinsel organlarımıza ve cinsel davranışlarımıza da etki etmiştir. Seks en başta üremek, flörtleşmeyse olası bir partnerin vücut sağlığını anlayabilmek için bir ritüel olarak gelişmişti. Şu anda çoğu hayvan, bunları kendi küçük kopyalarını yaratmakla ilgisi olmayan pek çok toplumsal amaçla kullanmaktadır. Örneğin şempanzeler, seksi siyasi ittifakları sağlamlaştırmak, yakınlık kurmak ve gerginlikleri azaltmak için kullanırlar. Bu doğal değil mi yani?

Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet

Kadının doğal fonksiyonunun çocuk doğurmak olduğunu, eşcinselliğin doğal olmadığını iddia etmenin bu yüzden pek bir anlamı yoktur. Erkekliği ve kadınlığı tanımlayan yasaların, normların, hakların ve zorunlulukların çoğu, biyolojik gerçekliklerden ziyade insanın hayal gücünü yansıtır.

Biyolojik olarak insanlar erkekler ve kadınlar olarak ayrılmıştır. Homo sapiens m bir X, bir de Y kromozomu olanı erkek, iki X kromozomu olansa kadındır. Ama “erkek” ve “kadın” biyolojik değil, toplumsal kategorilerdir. Her ne kadar insan topluluklarının çok büyük bölümünde adamlar erkek ve kadınlar dişiyse de, toplumsal kavramlar biyolojiyle zayıf bağı olan pek çok anlam içerirler. Bir adam sadece XY kromozomları, testisleri ve bolca testosteronu olduğu için Sapiens değildir, bundan ziyade kendi toplumunun hayali insan düzeninin bir parçasını oluşturmaktadır.

Kültürünün mitleri onun bazı erkeksi rollerle (siyasete girmek gibi), haklarla (oy kullanmak gibi) ve görevlerle (askere gitmek gibi) donatılmasını sağlar. Benzer şekilde bir kadın da iki X kromozomu, rahmi ve östrojeni olan biri değildir. O da hayali bir insan düzeninin bir dişi bireyidir. Toplumunun mitleri ona bazı kendine özgü kadınsı roller (çocuk büyütmek gibi), haklar (şiddete karşı korunma gibi) ve görevler (kocasına itaat gibi) atfeder. Erkeklerin ve kadınların rollerini, haklarını ve görevlerini biyolojiden ziyade mitler belirlediğinden, “erkeklik” ve “kadınlık” kavramları bir toplumdan öbürüne çok ciddi ölçülerde değişiklik gösterir.

Bütün bu karmaşayı hafifletmek için akademisyenler biyolojik bir kategori olan “cinsiyet”le kültürel bir kategori olan “toplumsal cinsiyet”i ayırırlar. Cinsiyet erkekler ve dişiler arasında ayrılır ve bu ayrımın ölçüleri tarih boyunca aynı kalmıştır. Toplumsal cinsiyetse erkekler ve kadınlar arasında ayrılmıştır (ve bazı kültürler başka kategorileri de tanımlar). “Erkeksi” ve “kadınsı” özellikler kişilere özgüdür ve daima değişim geçirir. Örneğin klasik Atina kadınlarıyla modern Atina kadınlarından beklenen davranışlar, arzular, kıyafetler ve hatta vücut duruşları arasında büyük çaplı farklar söz konusudur.

Cinsiyet çocuk oyuncağı, toplumsal cinsiyet ise ciddi iştir. Erkek cinsinin üyesi olmak dünyadaki en basit şeydir, tek yapmanız gereken bir X, bir de Y kromozomuyla doğmuş olmaktır. Dişi olmak da aynı derecede basittir çünkü bir çift X kromozomu yeterlidir. Buna karşılık, bir adam veya kadın olmak çok ciddi ve karmaşık bir şeydir. Çoğu erkek ve kadın özelliği biyolojik olmaktan çok kültüreldir, hiçbir toplum kendiliğinden her erkeği adam, her dişiyi de kadın olarak saymaz. Dahası, bu sıfatlar bir kere kazanıldığında ebediyen de sürmez.

Erkekler erkeksiliklerini hayatları boyunca sonsuz bir performans, tören ve ritüeller aracılığıyla sürekli olarak kanıtlamak zorundadır. Bir kadının da işi hiç bitmez, sürekli kendini ve başkalarını yeterince kadınsı olduğuna ikna etmek zorundadır.

Bu çabaların başarılı olması da kesin değildir. Özellikle erkekler erkeksilikle ilgili iddialarının boş çıkmasından ödleri koparak yaşarlar. Tarih boyunca erkekler hayatlarını riske atarak hatta feda ederek erkekliklerini kanıtlamaya çalıştılar, insanlar “tam bir erkek!” desinler diye.

Erkeklerin Nesi Bu Kadar İyi?

En azından Tarım Devrimi’nden beri, çoğu insan topluluğu erkeklere kadınlardan daha fazla değer veren ataerkil toplumlardır. Bir toplum “kadın” ve “erkek”i nasıl tanımlarsa tanımlasın, erkek olmak hep daha ayrıcalıklı olmuştur. Ataerkil toplumlar, erkekleri erkeksi düşünmek ve davranmak, kadınları da kadınsı düşünmek ve davranmak üzere eğitir ve bu sınırların dışına çıkanlar cezalandırılır. Öte yandan, bu kurallara uyanlar eşit şekillerde ödüllendirilmezler. Eskiden beri erkeksi kabul edilen özellikler, kadınsı kabul edilenlerden daha fazla ödüllendirilirdi ve toplumun kadınsı ideallerini gerçekleştirenler, erkeksi idealini gerçekleştirenlerden daha azıyla yetinirdi. Kadınların sağlığı ve eğitimi için daha az kaynak ayrılır, kadınların daha az ekonomik fırsatı, daha az politik gücü ve daha az hareket özgürlüğü olurdu. Toplumsal cinsiyet, bazılarının sadece bronz madalya için mücadele edebileceği bir yarıştı.


Tarih boyunca bazı kadınlar alfa noktalara gelebildiler: Mısır’da Kle- opatra, Çin’de İmparatoriçe Wu Zetian (MS 700), İngiltere’de I. Eliza- beth ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Kösem Sultan (1590-1651). Kösem Sultan 1623’ten 1632’ye kadar oğlu IV. Murat’ın ve sonrasında da 1648- 1651 arasında torunu IV. Mehmet’in çocukluğunda padişahın naipliğini yaptı. Naip olarak, İmparatorluğun pratikteki yöneticisiydi ve Divan’a bir perdenin arkasında oturarak katılırdı. Yine de böyle istisnalar, aslında sadece genel eğilimin ne olduğunu kanıtlıyor. Kösem Sultan’ın naipliği süresince bile İmparatorluk Divam’nın tüm üyeleri, tüm generaller ve donanma kaptanları, kadılar, ulema ve neredeyse tüm yazarlar, mimarlar, şairler, filozoflar, ressamlar ve bilim adamları erkekti.

Neredeyse tüm tarım ve sanayi toplumlarında norm olan ataerkillik, pek çok siyasi kargaşayı, toplumsal devrimi ve ekonomik dönüşümü atlattı.

Örneğin Mısır, yüzyıllar boyunca defalarca fethedildi: Asurlular, İranlılar, MakedonyalIlar, Romalılar, Araplar, Memlukler, Türkler ve İngilizler; fakat toplum hep ataerkildi. Firavun, Yunan, Roma, Osmanlı ve İngiliz yasalarıyla yönetilen Mısır’daki yasaların hepsi, “gerçek erkek” olmayan kişilere karşı hep ayrımcıydı.

Evrenselliği su götürmez olan ataerkillik, tesadüfi durumlardan doğan kısırdöngülerin sonucu olamaz. Amerika ve Afrika/Asya’daki çoğu toplumun, bölgeler arasındaki iletişimin binlerce yıl kopuk olmasına rağmen, 1492’den önce de ataerkil olması özellikle dikkat çekicidir. Eğer ataerkillik Afrika/Asya’da bir tarihsel tesadüfle oluştuysa, Aztekler ve İnkalar neden ataerkildi? Her ne kadar “adam” ve “kadın” tanımları kültürlere göre farklılık gösterse de, tüm kültürlerin tamamının erkekliği kadınlıktan üstün tutmasının, evrensel biyolojik bir sebebi olması yüksek ihtimaldir. Bu sebebin ne olduğunu bilmiyoruz. Pek çok teori söz konusu, ancak hiçbiri inandırıcı değil.

Kas Gücü

En yaygın teori erkeğin kadından daha güçlü olduğunu, bu gücünü de kadınları itaat ettirmek için kullandığını öne sürer. Daha üstü kapalı bir versiyonuysa, erkeklerin kas gücü isteyen tarla sürme ve hasat kaldırma gibi işleri domine ettiğini öne sürer. Bu durum, erkeklere gıda üretiminin kontrolünü verir ki, bu da zamanla siyasi nüfuz anlamına gelecektir.

Kas gücüne vurgu yapmanın sorunlu iki yanı vardır. Birincisi, “erkekler kadınlardan güçlüdür” önermesi sadece ortalama için geçerlidir ve güçten ne anladığınıza bağlıdır. Kadınlar genellikle açlığa, hastalığa ve yorgunluğa erkeklerden daha dayanıklıdır, ayrıca erkeklerden hızlı koşabilen ve daha büyük ağırlıkları kaldırabilen pek çok kadın vardır. Dahası, ve bu teori için en kötüsü, kadınlar tarih boyunca fiziksel güç gerektirmeyen (rahiplik, hukuk ve siyaset gibi) işlerin tamamından dışlandıkları gibi, ağır fiziksel güç gerektiren pek çok işe zorlanmışlardır. Eğer toplumsal güç, fiziksel güce veya dayanıklılığa göre dağıtılsaydı, kadınların çok daha fazla toplumsal güce sahip olması gerekirdi.

Daha da önemlisi, insanlarda fiziksel güçle sosyal güç arasında doğrudan ilişki yoktur. Genç insanlar fiziksel olarak çok daha güçlü olsalar da, yaşlılar genellikle gençlerden daha üstün ve söz sahibidirler. 19. yüzyılda Alabama’daki ortalama bir çiftlik sahibi, pamuk tarlalarında çalışan kölelerin herhangi biri tarafından saniyeler içinde yere serilebilirdi. Boks maçları Mısır firavunlarını ya da halifeleri seçmek için yapılmıyordu. Avcı toplayıcı toplumlarda siyasi tahakküm, genellikle en gelişmiş kaslardan ziyade en gelişmiş sosyal becerileri olanda bulunuyordu.

Örgütlü suçlarda da en güçlü adam büyük patron olacak diye bir kural yoktur. Hatta patron genellikle gücünü nadiren kullanan, bunun yerine genç ve daha fit adamlara kirli işlerini yaptıran biridir. Bir birliği ele geçirmenin yolunun baştaki adamı dövmek olduğunu düşünen kişi de hatasından ders çıkaracak kadar uzun yaşayamayacaktır. Şempanzelerde bile, alfa erkekler bu pozisyonu anlamsız şiddet göstererek değil, diğer erkek ve dişilerle istikrarlı ittifaklar kurarak elde ederler.

Aslında insanlık tarihi de fiziksel güçle sosyal güç arasında genellikle ters yönlü bir ilişki olduğunu gösterir. Çoğu toplumda aşağı sınıflar ağır işleri yaparlar. Bu Homo sapiens’ in besin zincirindeki yerini yansıtıyor olabilir. Eğer tek kıstas fiziksel beceriler olsaydı, Sapiens kendisini piramidin ortalarında bulurdu, ama zihinsel ve sosyal becerileri onu en tepeye taşıdı. Dolayısıyla türün kendi içindeki güç zincirinin de kaba kuvvetten ziyade zihinsel ve sosyal becerilerle belirlenmesi çok doğal. Tüm bu sebeplerle, tarihteki en etkili ve en istikrarlı toplumsal hiyerarşinin erkeklerin kadınları fiziksel olarak baskı alında tutabilme becerisine dayandığını iddia etmek o kadar da kolay değildir.

Toplumun Pislikleri

Bir diğer’teori, erkek egemenliğini güçle değil, saldırganlıkla açıklar. Milyonlarca yıllık evrim, erkekleri kadınlara göre çok daha vahşi hâle getirmiştir. Kadınlar erkeklerle hınç, açgözlülük ve istismar konularında yarışabilirler, ancak bıçak kemiğe dayandığında erkekler düz fiziksel şiddete kadınlardan çok daha fazla başvururlar; bu da, tarih boyunca savaşın bir erkek ayrıcalığı olmasının sebebini açıklar.

Savaşlarda silahlı kuvvetleri kontrol eden erkekler, zamanla sivil toplumun da sahipleri hâline gelmiştir. Erkekler toplum üzerindeki bu kontrollerini daha çok savaşmak için kullanmış, savaşlar arttıkça da toplum üzerindeki kontrolleri artmıştır. Bu döngü hem savaşın hem de ataerkilliğin her an her yerde olmasını açıklar.

Yakın zamanda kadınlar ve erkeklerin hormonal ve bilişsel sistemleri üzerine yapılmış çalışmalar, erkeklerin daha saldırgan ve vahşi eğilimleri olduğunu ve hâliyle askerliğe daha elverişli oldukları varsayımını doğrulamıştır. Yine de savaşanların erkek olması, hem savaşı yönetenlerin hem de tüm getirilerinden faydalananların erkekler olması sonucunu mu doğurur? Bu açıklama pek anlamlı değildir; çiftliklerdeki pamuk tarlalarında çalışanların hepsi siyahi olduğundan, çiftlik sahiplerinin de siyahi olacağını öne sürmeye benzer bu. Tamamen siyahilerden oluşan bir işçi grubu, tamamen beyazlardan oluşan bir yönetim tarafından kontrol edilebildiğine göre, erkeklerden oluşan bir ordu tamamen ya da hiç değilse kısmen kadınlardan oluşan bir yönetim tarafından neden idare edilenlesin? Aslında tarih boyunca pek çok toplumda, üst rütbeli subaylar bulundukları noktaya erlikten yükselmemiştir. Aristokratlar, zenginler ve eğitimliler subay rütbesine doğrudan hak kazanmış olurlar ve er olarak hiç hizmet vermemişlerdir.

Napolyon’un can düşmanı olan Wellington Dükü on dokuz yaşında İngiliz ordusuna yazıldığında hemen subay olarak görevlendirildi ve onun da emrindeki avam tabakasını pek düşündüğü söylenemez. Fransa’ya karşı yürüttükleri savaşta başka bir aristokrata, “asker olarak emrimizde dünyanın pislikleri var,” diye yazmıştı. Bu rütbesiz erler genellikle en fakirler arasından veya etnik azınlıklardan (örneğin İrlandalı Katolikler) oluşuyordu. Rütbelerinin yükselme ihtimali yok denecek kadar azdı. Üst rütbeler dükler, prensler ve krallara ayrılmıştı. Peki, neden sadece dükler de düşesler değil?

Afrika’daki Fransız İmparatorluğu Senegalli, Cezayirli ve işçi Fransızların kanıyla kurulup savunuldu. Erler arasındaki varlıklı Fransızların sayısı neredeyse sıfırken, seçkin azınlığın orduda, dolayısıyla İmparatorluğu yöneten ve ganimetlerden faydalananların içindeki oram çok yüksekti. İyi de, bunlar neden Fransız erkekleriydi de kadınları değildi?

Çin’deyse çok eskiden beri, orduyu sivil bürokrasinin emrinde tutma geleneği vardı; hayatında hiç kılıç tutmamış Çinliler savaşları yönetiyordu. Eski bir Çin atasözü, “iyi demirden çivi yapılmaz,” der, yani yetenekli insanların orduda değil bürokraside görevlendirilmeleri gerekir. Peki ama neden bu Çinlilerin hepsi erkekti?

Aklı başında hiç kimse, fiziksel zayıflıklarının ya da düşük testosteron seviyelerinin, Çinli kadınların başarılı general veya politikacı olmalarını engelleyeceğini öne süremez. Bir savaşı idare etmek için elbette dayanıklılık gerekir, ama fiziksel güç veya saldırganlığa gerek yoktur. Savaşlar bar kavgası değildir; olağanüstü bir örgütlenme, işbirliği ve ödün verme becerisi isteyen son derece karmaşık projelerdir. İçeride barışı korumak, dışarıda müttefikler bulmak, diğerlerinin (özellikle de düşmanın) aklından neler geçtiğini anlamak, zaferin anahtarıdır.

Dolayısıyla, saldırgan kaba kuvvet genellikle bir savaşı yönetmek için en kötü araçtır. Bundan çok daha iyisi, nasıl ve nerede ödün vereceğini bilen, yönlendirebilme becerisine sahip, farklı bakış açıları olan ve işbirliğine yatkın bitilerinin savaşı yönetmesidir ve imparatorlar da bunlar arasından çıkar. Askeri olarak beceriksiz olduğu hâlde istikrarlı bir imparatorluk kurmayı başaran Augustus, kendisinden çok daha iyi generaller olan Jül Sezar ve Büyük İskender’in yapamadığını yapmıştır. Hem döneminin hem de modern zamanların tarihçileri, bu başarısını nezaketine ve uyumluluğuna bağlamıştır.

Kadınlar genelde erkeklerden daha iyi yönlendirici oldukları gibi, sakinleştirme becerisi yüksek kişiler olarak gösterilirler, ayrıca empatileri de daha yüksektir. Eğer bu kalıplaşmış ifadelerin herhangi bir doğruluk payı varsa, kadınlar mükemmel politikacılar olabilir, savaş meydanındaki kirli işleri de testosteron yüklü düz zekalı maçolara bırakabilirler. Popüler mitler bir yana, dünya tarihinde çok nadiren gerçekleşen bu durumun neden böyle olduğu da çok açık değildir.


164devam edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir