Sitemizde 15 kategori'de 770 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Nis 222017
 

İmza, Kushim

Yazı somut işaretler aracılığıyla bilgi depolama yöntemidir. Sümer yazı sistemi bunu iki tür işareti birleştirerek başardı ve bunlar kil tabletlere yazılıyordu. Birinci tür işaretler sayıları temsil ediyordu; 1, 10, 60, 600, 3.600 ve 36.000 için birer işaret vardı (Sümerler 6’lık ve 10’luk bir sayı sistemi kombinasyonu kullanıyorlardı. 6’lık sistemleri bize günün 24 saate bölünmesi veya dairenin 360 dereceye bölünmesi gibi pek çok önemli miras bıraktı). İkinci tür işaretler ise insanları, hayvanları, malları, toprakları, tarihleri vb. temsil ediyordu. Bu iki tür işareti birleştiren Sümerler böylelikle başka hiçbir insan beyninin ya da hiçbir DNA zincirinin saklayamayacağı veriyi saklamayı başardılar.

Bu erken dönemde yazı, olgular ve resimlerle sınırlıydı, Sümer romanı diye bir şey vardıysa da asla kil tabletlere yazılmadı. Yazmak zaman alan bir uğraştı ve okuma yazma bilenlerin sayısı da çok azdı, o yüzden yazıyı kayıt tutmak dışında kullanmak için bir sebep yoktu. Beş bin yıl önceki atalarımızdan bilgece sözler kaldığını umarsak büyük hayal kırıklığı yaşarız, çünkü bize bıraktıkları en eski mesajlar, “29.086 ölçü arpa 37 ay Kushim,” gibi şeylerdi. Bu da aşağı yukarı şu şekilde çevrilebilir: “37 ayda toplam 29.086 ölçü arpa teslim alındı. İmza, Kushim“. Tarihteki ilk metinler felsefi bir düşünce, şiir, efsane, yasa, hatta savaş zaferinden bile değil, vergi ödemelerinden, borç birikiminden ve mülkiyet sahipliğinden bahseden sıkıcı ekonomik belgelerdi.

O eski günlerden bugüne sadece bir başka metin daha kalabilmiştir, üstelik bu daha da sıkıcı bir metindir: çırakların yazmayı öğrenirken defalarca kopyaladıkları kelime listesi. Eğer canı sıkılan öğrenci fatura bilgileri yerine şiir yazmak isteseydi bile bunu yapamazdı, çünkü en eski Sümer yazısı tam değil kısmi bir sistemdi. Tam yazı sistemi, konuşulan dili neredeyse tamamen kapsayan bir sistemdir, dolayısıyla şiir dahil insanların söyleyebileceği her şeyi ifade edebilir. Kısmi yazı sistemiyse sınırlı bir faaliyet alanıyla ilgili belli bilgi türlerini aktarabilen bir sistemdir. Latin alfabesi, eski Mısır hiyeroglifleri ve Braille tam yazıdır. Bunları kullanarak vergi defteri, aşk şiirleri, tarih kitapları, yemek tarifleri ve iş kanunu yazabilirsiniz. Buna karşılık eski Sümer yazısı, modern matematik sembolleri ve müzik notaları kısmi yazılardır; matematiksel yazıyla hesap yapabilirsiniz, ama aşk şiiri yazamazsınız.

Yazılarının şiire uygun olmaması Sümerliler için sorun değildi. Yazıyı konuşma dilini kaydetmek için değil, konuşmanın yetmediği durumlar için icat etmişlerdi. Kolomb öncesi And dağları kültürleri gibi bazı kültürler, tarihleri boyunca kısmi yazılar kullandılar ve tam yazı ihtiyacı da hissetmediler. And yazısı, Sümer muadilinden oldukça farklıydı. Hatta bu fark o kadar büyüktü ki, çoğu kişi bunun bir yazı olup olmadığını tartışırdı. Kağıtlara veya kil tabletlere yazılmazdı, quipu adı verilen renkli ipliklere düğümler atarak yazılırdı. Her bir quipu, yün veya pamuktan yapılmış farklı renklerdeki ipliklerden oluşurdu ve her bir iplikte pek çok farklı yere düğümler atılırdı. Tek bir quipu yüzlerce farklı iplik ve binlerce farklı düğüm barındırabilirdi, farklı iplerdeki farklı düğümleri ve farklı renkleri birleştirerek yine vergi ve mülkiyetle ilgili çok büyük miktarda matematiksel veriyi kaydetmek mümkündü.

Yüzlerce, belki de binlerce yıldır quipular şehirlerin, krallıkların ve imparatorlukların işleri için hayati önemdeydi ama şöhretinin doruğuna İnka İmparatorluğu’nda ulaştı. 10-12 milyon arasında bir nüfusu yöneten bu imparatorluk bugünkü Peru, Ekvador, Bolivya topraklarıyla Şili, Arjantin ve Kolombiya’nın bazı bölümlerinde hüküm sürüyordu. Quipular sayesinde İnkalar büyük miktarda veriyi depolayıp işleyebiliyorlardı; bunu yapamasalardı o büyüklükte bir imparatorluğun getirdiği karmaşık idari problemleri çözmeleri mümkün olamazdı.

Aslında quipu o kadar etkili ve doğru sonuç veriyordu ki, Güney Amerika’nın fethini izleyen ilk yıllarda, İspanyollar bu sistemi yeni imparatorluklarını idare etmek için kullandılar. Tek sorun, İspanyolların quipu yapmayı ve okumayı bilmediklerinden yerli uzmanlara bağımlı kalmalarıydı. Kıtanın yeni yöneticileri bu eksikliğin kendilerini zayıf bir pozisyonda bıraktığını gördüler, zira quipu uzmanları kendilerini kolaylıkla yanıltabilirdi. İspanyol yönetimi pekişince quipular devre dışı bırakıldı ve İmparatorluğun kayıtları tamamen Latin yazısı ve sayılarıyla tutulmaya başlandı. Çok az quipu İspanyol işgalinden sonraya kalabildi; geri kalanların da büyük bölümü deşifre edilemiyor; maalesef quipu okuma sanatı ortadan kalkmış durumda.

Bürokrasinin Harikaları

Eninde sonunda Mezopotamyalılar sıkıcı matematiksel verilerden daha fazlasını yazmaya ihtiyaç
duydular. MÖ 3000’le 2500 yılları arasında, Sümer yazı sistemine giderek daha fazla işaret eklendi ve zamanla yazı bizim bugün çivi yazısı adını verdiğimiz şeye dönüştü. MÖ 2500’de çivi yazısını krallar emirler yayınlamak, rahipler kehanetlerde bulunmak, sıradan insanlar da kişisel mektuplar yazmak için kullanıyordu. Aşağı yukarı aynı tarihte Mısırlılar hiyeroglif olarak bilinen başka bir tam yazı sistemi geliştirdiler. Diğer tam yazı sistemleri de MÖ 1200 civarında Çin’de ve MÖ 1000-500 yılları arasında Orta Amerika’da geliştirildi.

Tam yazılar bu ilk merkezlerden yayılarak yeni biçimler ve yeni görevler edindiler. İnsanlar şiir, tarih kitapları, aşk hikayeleri, dramalar, kehanetler ve yemek kitapları yazmaya başladılar. Yine de yazmanın en önemli işlevi hala matematiksel veriyi kayıt altına almaktı ve bu da özellikle kısmi yazıların ayrıcalığı olarak kaldı. Eski Ahit, Yunanların İlyada’sı, Hinduların Mahabharata’sı ve Budistlerin Tipitika’sı hayatlarına sözlü eserler olarak başladı, nesiller boyunca kulaktan kulağa aktarılarak geldi ve yazı hiç icat edilmemiş olsaydı da yaşayacaklardı. Vergi kayıtlarıyla karmaşık bürokrasiler ise kısmi yazıyla birlikte ortaya çıktılar ve Siyam ikizi gibi günümüze dek bir arada geldiler, tıpkı bugün bilgisayar ortamındaki veri tabanlarında ve tablolarda olduğu gibi.

Yazılan şeyler arttıkça, özellikle de idari arşivler devasa boyutlara ulaştıkça yeni sorunlar ortaya çıktı. Bir insanın beyninde depolanmış bilgiye ulaşmak kolaydır, beynim milyarlarca küçük bilgiyi depolar, ama yine de İtalya’nın başkentini, 11 Eylül 2001’de ne yaptığımı ve evimden Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’ne giden yolu anında beynimde bulabilirim. Beynin bunu tam olarak nasıl yaptığı hala bir gizem ama hepimiz beynin bilgi arayıp bulma sisteminin olağanüstü etkili olduğunu biliyoruz (arabanın anahtarını nereye koyduğunuzu hatırlamaya çalıştığınız zamanlar hariç).

Bir quipu ipinde veya kil tablette bulunan bilgiyi nasıl arayıp bulursunuz? Sadece on veya yüz tabletiniz varsa sorun yok. Ya Hammurabi’nin çağdaşı Mari Kralı Zimrilim gibi elinizde bunlardan binlerce varsa?

Bir an MÖ 1776’da olduğunuzu hayal edin. İki Marili bir buğday tarlasının kime ait olduğu konusunda tartışıyor. Yakup tarlayı otuz yıl önce Esau’dan aldığını iddia ediyor, Esau da tarlayı Jacob’a otuz yıllığına kiraladığını ve süresi dolduğu için tarlasını geri almaya geldiğini söylüyor. Karşılıklı bağırış yerini itiş kakışa bırakıyor ve nihayet tartışmalarını kraliyet arşivinde çözebileceklerini hatırlıyorlar. Bu arşivde tapular, satış sözleşmeleri gibi kraliyette olup biten her emlak işinin kaydı bulunuyor.

Arşive geldiklerinde bir görevliden öbürüne gidip duruyorlar, pek çok bitki çayı molası boyunca bekliyorlar, ertesi gün gelmeleri gerektiği söyleniyor ve en sonunda çalışanlardan biri söylene söylene ilgili tableti aramaya koyuluyor. Görevli bir kapıyı açarak, onları yerden tavana kadar binlerce tabletin dizili olduğu bir odaya sokuyor, bu manzara karşısında neden yüzünün asık olduğu da anlaşılıyor. Bu kalabalıkta ihtilaflı buğday tarlasıyla ilgili 30 yıl önce yazılmış bir tableti nasıl bulabilir? Bulsa bile, bunun ilgili tarla hakkında yazılmış en güncel belge olduğunu kontrol etmek için diğerleriyle nasıl karşılaştırabilir? Eğer bulamazsa bu Esau’nun tarlayı hiç satmadığı veya kiralamadığı anlamına mı gelir? Yoksa tabletin yok olduğuna ya da arşive sızan yağmurdan bozulduğu anlamına mı?

İşte bu yüzden, kilden bir tablete belge yazmak etkili, doğru ve uygun veri depolamak anlamına gelmez, Bu işler katalog yapmayı, fotokopi makinesi gibi çoğaltma yöntemleri, bilgisayar algoritmaları gibi hızlı ve doğru bilgi bulma yöntemleri ve bunlardan yararlanmayı bilen bilgiç (ama tercihen güler yüzlü) kütüphaneciler gerektirir.

Bu tip yöntemler icat etmenin yazıyı icat etmekten çok daha zor olduğu zamanla anlaşıldı. Pek çok yazı sistemi, birbirinden zaman ve mekan olarak çok farklı kültürlerde bağımsız olarak geliştirilmişti. Bu yüzden arkeologlar unutulmuş yazı biçimlerini düzenli aralıklarla ortaya çıkardılar. Bu yazı sistemlerinin bazıları Sümerlerin killere yazdıklarından bile daha eski olabilir, ama bunların çoğu gizemli bir bulgu olarak kaldı, çünkü yazıyı icat edenler etkili bir kataloglama ve veri bulma yöntemi geliştirememişlerdi. Sümer’i, firavunlar dönemi Mısır’ı, eski Çin’i ve İnka İmparatorluğu’nu diğerlerinden ayıran şey bu kültürlerin arşiv, kataloglama ve yazılı kayıtları tarama tekniklerini de geliştirmiş olmalarıydı. Bu ülkelerde ayrıca katipler, yazıcılar, kütüphaneciler ve muhasebeciler için okullar da kurulmuştu.

Modern arkeologlar tarafından keşfedilen eski Mezopotamya’daki bir yazı okulu, dört bin yıl önce yaşamış bu öğrencilerin hayatıyla ilgili bize ipucu veriyor:

Gittim, oturdum ve öğretmenim tabletimi okudu. “Bir şey eksik,” dedi ve bastonla vurdu.

Yetkililerden biri, “Neden benim iznim olmadan konuştun?” dedi ve bana bastonla vurdu.

Kurallardan sorumlu kişi, “Neden benim iznim olmadan ayağa kalktın?” dedi ve bastonla vurdu.

Bekçi, “Neden benim iznim olmadan dışarı çıkıyorsun?” dedi ve bastonla vurdu.

Bira fıçısının başında duran kişi, “Neden benim iznim olmadan aldın?” dedi ve bastonla vurdu.

Sümerli öğretmen, “Neden Akkadca konuştun?” dedi ve bastonla vurdu.

Öğretmenim, “El yazın güzel değil!” dedi ve bastonla vurdu.

Yazıcılar sadece okumayı ve yazmayı değil, katalog, sözlük, takvim, form ve tablo kullanmayı da öğreniyorlardı. Beynin kullandığı yöntemlerden çok farklı olan kataloglama, tarama ve bilgi işleme tekniklerini öğrenip içselleştiriyorlardı. İnsan beyninde tüm veriler serbest şekilde bulunur. Eşimle birlikte evimiz için bir kredi sözleşmesi imzalamaya gittiğimizde, birlikte ilk yaşadığımız yeri hatırladım, bu da bana New Orleans’taki balayımızı, o da timsahları ve dolayısıyla dinozorları ve bu da Nibelungen Yüzüğü’nü hatırlattı ve birden kendimi şaşkın gözlerle bakan bir banka katibine karşı Siegfried’in melodisini mırıldanırken buldum.


Bürokraside ise bilgiler ayrı ayrı saklanmalıdır. Konut kredileri için bir çekmece, evlilik cüzdanları için başka bir çekmece, vergi levhaları için başka bir çekmece ve davalar için bir başkası gerekir. Yoksa aradığınız şeyi nasıl bulacaksınız? Birden fazla çekmeceye ait olan şeyler çok baş ağrıtır.

Örneğin Wagner’in dramalarını “müzik” dosyasına mı koymalıyım, yoksa “tiyatro” mu, ya da apayrı bir kategori mi olmalı? Dolayısıyla çekmecelere sürekli bir şeyler eklenir, çıkarılır ve çekmeceler yeniden düzenlenir.

Sistemin işleyebilmesi için insanlar, normal insanlar gibi düşünmeyi bırakıp, katip ve muhasebeci gibi düşünmek üzere programlanmalıdır. Herkesin çok iyi bildiği gibi katipler ve muhasebeciler, antik çağlardan günümüze, verileri, insanlar gibi değil dosya çekmeceleri gibi düzenlerler. Bu onların hatası değildir; eğer böyle düşünemezlerse her işimiz birbirine girer ve onlar da bağlı bulundukları yönetimin, şirketin veya organizasyonun işini yapamamış olurlar. Yazının insanlık tarihine en önemli katkısı şudur: yavaş yavaş insanların düşünme ve dünyaya bakış biçimlerini değiştirmiştir. Özgür düşünce ve bütüncül bakış, yerini bürokrasiye ve sınıflandırmaya bırakmıştır.

Rakamların Dili

Yüzyıllar geçtikçe bürokratik veri işleme süreçleri giderek karmaşıklaştı ve insanların doğal
düşünme biçimlerinden iyice farklılaştı. 9. yüzyıl civarında atılan önemli bir adımla, matematiksel verinin daha önce hiç olmadığı kadar etkin depolanıp işlenmesini sağlayan kısmi bir yazı biçimi icat edildi. Bu kısmi yazı, 0’dan 9’a kadar olan rakamları temsil eden 10 işaretten oluşuyordu. Arap rakamları olarak bilinseler de aslında Hintliler tarafından icat edilmişti (üstelik daha da kafa karıştıracak şekilde, modern Araplar Batılılarınkinden çok daha farklı görünen rakamlar kullanıyorlar). Yine de bu konuda Araplar takdir edilmelidir, çünkü Hindistan’ı işgal edip bu sistemle karşılaştıklarında, kullanışlılığını anlamış, daha da geliştirerek Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya onlar yaymışlardır. Arap rakamlarına pek çok başka işaret eklenince (örneğin toplama, çıkarma ve çarpma işaretleri), modern matematik dilinin de temeli oluşur.

Kısmi bir sistem olarak kalmış olmasına rağmen dünyanın en baskın dilidir. Neredeyse tüm ülkeler, şirketler, örgütler ve kurumlar, hangi dili konuşuyor olurlarsa olsunlar, veri kaydetmek ve işlemek için matematiksel yazıyı kullanırlar. Matematiksel yazıya dökülebilen her bilgi kırıntısı, baş döndürücü bir hızla ve etkinlikle depolanabilir, yayılabilir ve işlenebilir.

Yönetimlerin, örgütlerin ve şirketlerin kararlarına etki etmek isteyen biri, mutlaka rakamların dilinden konuşmayı öğrenmek zorundadır. Bu işin uzmanları “fakirlik“, “mutluluk” ve “dürüstlük” gibi kavramları bile rakamlara çevirmek için ellerinden geleni yaparlar (“yoksulluk sınırı”, “bireysel mutluluk seviyesi”, “kredi notu”). Fizik ve mühendislik gibi bilgi alanlarıysa neredeyse normal insan diliyle tüm bağını kopararak tamamen matematiksel yazıyla sürmektedir.

Yakın zamanda matematiksel yazı devrim niteliğinde bir yazı sisteminin daha önünü açtı: iki işaretten oluşan bilgisayar tabanlı ikili yazı: 0 ve 1. Şu an klavyemde yazdığım kelimeler bilgisayarıma 0 ve 1’in çeşitli kombinasyonları olarak kaydediliyor.

İnsan bilincinin hizmetçisi olarak doğan yazı, giderek insanın sahibi haline geldi. Bilgisayarlarımız Homo sapiens‘in nasıl konuştuğunu, hissettiğini ve hayal kurduğunu anlayamadığından, biz de bilgisayarların anlayabilmesi için Homo sapiens‘e sayıların dilinden konuşmayı, hayal kurmayı ve hissetmeyi öğretiyoruz.

Üstelik bununla da kalmıyoruz. Bilgisayarların ikili yazısını baz alan yepyeni bir yapay zeka oluşturulmaya çalışılıyor. Matrix ve Terminatör gibi bilimkurgu filmleri, ikili yazının insanlığın boyunlarına taktığı yuları atıp özgür kaldığı bir gelecekten bahseder. İnsanlar isyankar yazı biçiminin kontrolünü tekrar ele geçirmeye çalıştığında, o da insan türünü ortadan kaldırmaya çalışır.

Tarihte Adalet Yoktur

TARIM DEVRİMİ’Nİ İZLEYEN 1000 YILDAKİ insanlık tarihini anlamak, tek bir soruyu cevaplamakla mümkün olabilir: Eğer uygun içgüdüleri yoksa, insanlar kitleler halinde işbirliği ağlarını nasıl oluşturuyorlar? Cevap kısaca şudur: İnsanlar hayali düzenler yaratıp, yazıyı icat ettiler ve bu ikisi, biyolojik mirasımızın boş bıraktığı yerleri doldurdu.

Bu ağların ortaya çıkışı, çoğu insan için karışık sonuçları olan bir nimettir. Bu ağların sürmesini sağlayan hayali düzenler, ne doğal ne de adildi ve insanları yapay olarak yaratılmış gruplara bölerek hiyerarşiyi oluşturdular. Üstte yer alan gruplar gücü elinde tutarak ayrıcalıklardan yararlanırken, alttaki gruplar ayrımcılığa ve baskıya maruz kaldı. Hammurabi Kanunları insanları üstün, sıradan ve köle olarak çok net bir şekilde ayırmıştı. Üstün insanlar yaşamın tüm güzelliklerinden faydalanabiliyorken, sıradan insanlar onlardan artakalanlarla idare ediyor, Köleler ise şikayet ederlerse şiddete maruz kalıyordu.

İnsanların eşit olduğunu iddia etmesine rağmen, Amerikalıların 1776’da ilan ettiği hayali düzende de hiyerarşi vardı. Bu düzenden faydalanan erkeklerle güçsüz bırakılan kadınlar arasında ve özgürlükten faydalanan beyazlarla daha aşağı seviye insanlar olarak görülen, insan haklarından eşit olarak yararlanmayan siyahiler ve Kızılderililer arasında bir hiyerarşi oluşturulmuştu. Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanların çoğu köle sahipleriydi ve Bildirgeyi imzaladıktan sonra kölelerini salıvermedikleri gibi kendilerini de ikiyüzlü olarak görmediler. Onların bakış açısıyla, insan haklarının siyahilerle bir alakası yoktu.

Amerikan düzeni zenginle fakir arasındaki hiyerarşiyi de adeta kutsallaştırdı. O dönemde çoğu Amerikalının, zengin ebeveynlerin çocuklarına para ve işyeri miras bırakarak eşitsizlik yaratmasıyla bir derdi yoktu. Onlara göre eşitlik aynı yasaların zengin ve fakire aynı şekilde uygulanmasıydı sadece; işsizlik maaşı, eğitim, sağlık sigortası gibi meselelerle alakası yoktu. Özgürlük de bugünkünden çok farklı bir anlama sahipti. 1776’da özgürlük, güçsüzlerin (hele de siyahilerin, Kızılderililerin veya Tanrı korusun kadınların) güç kazanıp yönetime geçebileceği anlamına gelmiyordu. Özgürlük sadece, devletin çok istisnai bir durum olmadıkça vatandaşların kişisel mülkiyetlerine el koyamayacağını ve mülkiyetin nasıl kullanacağına karışamayacağını açıklayan bir kavramdı; Amerikan düzeni zenginlik hiyerarşisini önde tuttu. Kimileri bunun Tanrı’nın buyruğu, kimileriyse doğanın engellenemez yasaları olduğunu düşünüyordu. Bu mantığa göre, doğa hünerli olmayı zenginlikle ödüllendirir, tembelliğiyse cezalandırırdı.

Yukarıda bahsedilen tüm bu ayrımlar (özgür insanlarla köleler, beyazlarla siyahiler ve zenginlerle fakirler arasında) kurgulara dayanır (kadınla erkek arasındaki hiyerarşiye de değineceğim). Bununla birlikte, tüm hayali düzenlerin kurgusal kökenlerini yok sayarak kendilerini doğal ve kaçınılmaz olarak anlatmaları tarihin değişmeyen en temel kurallarından biridir. Sözgelimi çoğu insan, özgür insanlarla köleler arasındaki hiyerarşiyi doğal ve doğru kabul ederek köleliğin insan icadı olmadığını düşünürdü. Hammurabi bunun tanrıların buyurduğu bir düzen olduğunu söyledi. Aristoteles kölelerin “kölece bir doğaları“, özgür insanların ise “özgür doğaları” olduğunu ileri sürmüştü; toplumdaki konumları bu insanların içsel özelliklerinin sadece bir yansımasıydı.

Beyazların üstünlüğüne inanan ırkçılara soracak olursak, ırklar arasındaki biyolojik farklılıklardan oluşan sözde bilimsel açıklamalardan enfes örnekler sunacaklardır. Muhtemelen beyaz ırkın kanında veya genlerinde onları daha zeki, ahlaklı ve çalışkan yapan bir şeylerin olduğunu söylerler. Koyu bir kapitaliste zenginlik hiyerarşisi hakkındaki fikirlerini sorarsanız, bunun insanların becerileri arasındaki farkların kaçınılmaz bir yansıması olduğunu söyleyecektir. Bu kişiye göre zenginlerin daha çok parası vardır çünkü daha çalışkan ve beceriklilerdir. Bu yüzden kimse, zenginlerin daha iyi sağlık sistemine, eğitime ve beslenmeye erişimi olmasına itiraz etmemelidir. Zenginler keyfini sürdükleri her şeyi hak ederler.

Kast sistemine bağlı olan Hindular da kozmik sistemin bir kastı ötekinden daha üstün yarattığına inanır. Meşhur bir Hindu yaradılış mitine göre, tanrılar dünyayı Purusa adındaki tarih öncesi bir varlıktan yarattılar. Bu mite göre, güneş Purusa’nın gözünden, ay beyninden, Brahminler (rahipler) ağzından, Kşatriyalar (savaşçılar) kollarından, Vaişyalar (köylüler ve tüccarlar) bacaklarından ve Şudralar (hizmetkarlar) Purusa’nın ayaklarından yaratılmıştır. Bu açıklamayı kabul eden biri doğal olarak Brahminler ile Şudralar arasındaki farkın adeta güneşle ay arasındaki fark kadar doğal ve ebedi olduğunu düşünür. Eski Çinliler de, tanrıça Nü Wa’nın aristokratları kaliteli sarı topraktan, sıradan insanlarıysa kahverengi topraktan yarattığına inanırlardı.

Bütün hiyerarşilerin hayal ürünü olduğu açıkça ortadadır. Brahminler ve Şudralar tarih öncesi bir yaratığın bedeninin çeşitli yerlerinden yaratılmamıştır. Kastlar arasındaki farklar, Kuzey Hindistan’da üç bin yıl kadar önce insanlar tarafından icat edilen yasaların ve normların sonucudur. Aristoteles’in savunduğunun aksine, köleler ve özgür insanlar arasında bilinen herhangi bir biyolojik fark yoktur. İnsan yasa ve normları, kimi insanları sahip, kimileriniyse köle yapmıştır. Siyahilerle beyazlar arasında ten rengi ve saç tipi gibi birtakım biyolojik farklar vardır, ama bu farkların zeka veya ahlakla ilgisi olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur.

Çoğu toplum kendi toplumsal hiyerarşilerinin adil ve doğal olduğunu, buna karşılık diğer toplumların yanlış ve gülünç birtakım kıstaslar üzerine kurulduğunu öne sürer. Modern Batıklar, ırk hiyerarşisi fikriyle dalga geçmek üzere eğitilirler. Siyahilerin beyazların mahallesinde yaşamasını, beyazların okullarında okumasını veya beyazların hastanelerinde tedavi görmesini engelleyen yasalar onları şoke eder. Ancak, zenginlerin diğerlerinden ayrı ve daha lüks mahallelerde yaşamalarını, yine ayrı ve daha prestijli okullarda okumalarını ve diğerlerinden farklı olarak daha iyi donatılmış hastanelerde tedavi görmelerini öngören zengin-fakir arasındaki hiyerarşiyse pek çok Amerikalı ve Avrupalıya gayet normal gelmektedir. Oysa pek çok zengin insanın zengin bir ailede doğduğu için zengin olduğu ve pek çok fakirin de fakir bir ailede doğduğu için hayatları boyunca fakir kalacağı kanıtlanmış bir olgudur.

Maalesef karmaşık insan toplumları, hayali hiyerarşilere ve adil olmayan ayrımlara ihtiyaç duyar. Elbette tüm hiyerarşiler ahlaken aynı değildir ve bazı toplumlar aşırı derecelere varan ayrımcılıklardan diğerlerine nazaran daha çok etkilenmişlerdir. Yine de araştırmacılar, ayrımcılığı ortadan kaldırmış hiçbir büyük toplum örneği veremiyorlar. İnsanlar toplumsal düzeni her seferinde, üstünler ve köleler; siyahiler ve beyazlar; asilzadelerle avamlar; Brahminler ile Şudralar veya zenginler ile fakirler olarak çeşitli hayali kategorilerle sınıflandırarak sağladılar. Bu kategoriler, milyonlarca insan arasındaki ilişkileri, insanları birbirlerine karşı yasal, politik veya toplumsal olarak üstün kılarak düzenledi.

Hiyerarşilerin bu anlamda önemli bir görevi vardır: birbirini hiç tanımayan insanların, tanışmak için gereken zamanı ve enerjiyi harcamadan birbirlerine nasıl davranacaklarını bilmelerini sağlar. Kalabalık bir pazardaki satıcı, dükkanına her gün giren düzinelerce insana halı ve kilim satmak için ne kadar çaba harcaması gerektiğini bilmelidir. Her birinin alım gücüyle ve zevkleriyle ilgili detaylı araştırma yapamayacağından, toplumsal ipuçlarını kullanır. İnsanların giyim kuşamı, yaşları, hatta ten ve saç renklerine bile dikkat eder. Böylelikle de pahalı yün bir halı alacak olan varlıklı avukatı da, en iyi ihtimalle Çin malı sahte bir halıyı almak isteyecek normal ofis çalışanını da ayırt edebilir.

Elbette bireysel yetenekler de toplumsal farkların oluşumunda rol oynar, ama tavır ve karakter farkları genellikle hayali hiyerarşiler aracılığıyla yerleşir. Bu iki şekilde olur: Birincisi ve en önemlisi, çoğu becerinin eğitimle kazandırılması ve geliştirilmesidir. Belli bir beceriyle doğan biri eğer desteklenmez, geliştirilmez ve çalıştırılmazsa becerisi zamanla körelir. Her insan becerilerini geliştirme ve iyileştirmekte eşit şansa sahip değildir, bu şansa sahip olup olmamaları da toplumlarının hayali hiyerarşisinde nerede olduklarıyla yakından ilintilidir. 1700’de doğduktan sonra birbirinden ayrılmış ikiz kardeşler hayal edin. Bunlardan birinin İstanbul’da zengin bir tüccar aile tarafından, diğerinin ise uzak bir Anadolu köyünde fakir köylüler tarafından yetiştirildiğini varsayalım.

Tamamen aynı genlere sahip olmalarına rağmen, yirmi yaşına geldiklerinde bu ikisinin ticaret yapma veya el arabası çekme yetenekleri birbiriyle aynı olmayacaktır.

Ayrıca farklı sınıflara mensup insanlar, tam olarak aynı becerilere sahip olsalar bile, aynı oyunu farklı kurallara göre oynamak zorunda kalacakları için de aynı başarıları elde edemeyeceklerdir. Köylü kardeş zengin tüccar kardeşiyle aynı tüccarlık maharetine sahip olsa bile, zengin olma şansları aynı olmayacaktır. Ekonomi oyunu, gayrı resmi “cam tavanlar” ve çeşitli yasal kısıtlamalarla doludur.


95devam edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir