Sitemizde 15 kategori'de 770 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Nis 162017
 

Gerçek İnananlar

Muhtemelen bundan önceki paragrafları okurken bazı okurlar sandalyelerinde huzursuzca kıpırdandılar. Bugün çoğumuz böyle tepki verecek şekilde eğitiliyoruz. Hammurabi Kanunları’nın bir mit olduğunu kabul etmek kolaydır, ama insan haklarının da aynı şekilde bir mit olduğunu duymayı istemeyiz.

Eğer insanlar insan haklarının sadece hayallerinde yaşadığını fark ederse toplumumuzun çökme ihtimali ortaya çıkmaz mı? Voltaire Tanrı hakkında, “Tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkarıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni öldürür,” demiştir. Hammurabi aynısını hiyerarşi ilkesi hakkında, Thomas Jefferson da insan hakları için söylerdi. Homo sapiens’in doğal hakları yoktur, tıpkı örümcekler, sırtlanlar ve şempanzelerin doğal hakları olmadığı gibi; ama bunu hizmetkarlarımıza söylememeliyiz, yoksa geceleyin bizi öldürürler.

Bu tip korkular çok anlaşılabilirdir. Doğal düzen, istikrarlı düzendir. İnsanlar yarından itibaren varlığına inanmayı bıraksalar bile, ye rçekiminin ortadan kalkma ihtimali yoktur. Buna karşın, hayali bir düzen her zaman çökme ihtimaliyle karşı karşıyadır, çünkü varlığı mitlere bağlıdır ve mitler insanlar onlara inanmayı bıraktığı anda çökerler. Hayali bir düzeni korumak, sürekli ve büyük bir çaba gerektirir. Bu çabaların bazıları şiddet ve zorlama biçimindedir.

Ordular, polis kuvvetleri, mahkemeler ve hapishaneler kesintisiz olarak insanların hayali düzene uygun olarak davranmasını sağlamak için çalışırlar. Eğer bir Babilli komşusunun gözünü çıkarırsa, “kısasa kısas” kanununu uygulamak için bir miktar şiddet gerekli oluyordu. 1860’da Amerikan vatandaşlarının çoğu Afrikalı kölelerin de insan olduklarını ve dolayısıyla özgürlük hakkından faydalanmaları gerektiğini düşündüğünde, Güney eyaletlerini ikna etmeleri bir iç savaşa mal olmuştu.

Öte yandan, hayali bir düzen sadece şiddetle sürdürülemez. Sisteme gerçekten inananların da olması gerekir. Bukalemunvari kariyerine 16. Louis’nin yanında başlayan, ardından devrim sonrası cumhuriyet ve Napolyon dönemlerinde hizmet eden, tekrar tesis edilmiş monarşide çalışabilmek için gerektiğinde bağlılığını değiştiren Talleyrand Prensi on yıllar boyunca edindiği yönetim deneyimini şu sözlerle özetlemiştir: “Süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz, ama üstüne oturmak pek rahat değildir.”

Bazen yüzlerce askerin yapamadığını, tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. Dahası, süngüler ne kadar etkili olursa olsun, onları da birinin kullanması gerekir. Askerler, gardiyanlar, yargıçlar ve polisler neden inanmadıkları bir hayali düzeni korumak için uğraşsınlar? Tüm topluca yapılan insan faaliyetleri içinde örgütlemesi en zor olanı şiddettir. Bir toplumsal düzenin askeri yöntemlerle sağlandığını söylemek, anında başka bir soruyu akla getirir: Askeri düzeni ne sağlar? Bir orduyu yalnızca zor kullanarak örgütlemek imkansızdır; en azından bazı komutanların ve askerlerin tanrı, onur, vatan, erkeklik veya para gibi bir şeylere inanmaları gerekir.

Daha ilginç bir soru da, toplumsal piramidin tepesindekilerle ilgilidir. Eğer inanmıyorlarsa neden hayali bir düzeni oturtmak istesinler? Seçkinlerin bunu küçümseyici bir sinizmle yaptığına ilişkin yaygın bir kanı vardır. Ama hiçbir şeye inanmayan bir siniğin açgözlü olması düşük ihtimaldir. Homo sapiens’in biyolojik ihtiyaçlarını gidermek o kadar da zor değildir. Bu ihtiyaçlar karşılandığında, para piramitler yapmaya, dünyanın çeşitli yerlerinde tatile gitmeye, seçim kampanyalarını finanse etmeye, en yakın olduğunuz terörist örgüte yardım yapmaya veya hepsini borsaya yatırarak daha da çok para kazanmaya yarayabilir.

Bunların tümü de gerçek bir siniğin son derece anlamsız bulacağı şeylerdir. Sinizm ekolünün kurucusu Yunan filozof Diyojen bir fıçıda yaşardı. Büyük İskender güneş altında dinlenmekte olan Diyojen’i ziyarete gidip ona yapabileceği bir şey olup olmadığını sorduğunda Diyojen o hiçbir şekilde itiraz edilemeyen cevabını vermişti: “Sizden istediğim tek şey kenara çekilmenizdir. Bunu yaparsanız güneşime mani olmazsınız ve bana vermeniz mümkün olmayanı benden almamış olursunuz.

İşte bu yüzden sinikler imparatorluklar kurmazlar, ve bu yüzden hayali bir düzen ancak nüfusun büyük bir kısmı (ve özellikle de seçkinlerin ve güvenlik güçlerinin) gerçekten inanıyorsa sağlanabilir. Eğer rahipler ve piskoposlar İsa’ya inanmasalardı Hıristiyanlık iki bin yıl boyunca süremezdi. Amerikan demokrasisi, eğer başkanlar ve kongre üyeleri insan haklarına inanmasalardı 250 yıldır süremezdi. Modern ekonomik sistem de, eğer yatırımcıların ve bankerlerin çoğu kapitalizme inanmasaydı kapitalizm bir gün bile süremezdi.

Hapishane Duvarları

İnsanların Hıristiyanlık, demokrasi veya kapitalizm gibi hayali düzenlere inanmasını nasıl sağlarsınız? Öncelikle hayali olduğunu asla itiraf etmemelisiniz. Daima toplumun sürekliliğini sağlayan düzenin, tanrılar veya doğa yasaları tarafından yaratılmış nesnel bir gerçeklik olduğunu iddia etmelisiniz. İnsanların eşit olmamasının sebebi Hammurabi öyle söylediği için değil, Enlil ve Marduk öyle buyurduğu içindir. Ya da insanların eşit olmasının sebebi Thomas Jefferson öyle söylediğinden değil, Tanrı onları öyle yarattığı içindir. Serbest piyasanın en iyi ekonomik sistem olmasının sebebi de Adam Smith’in öyle buyurması değil, bunun doğanın değiştirilemez yasası olmasıdır.

Ayrıca insanları baştan aşağı eğitmeniz gerekir. Doğdukları andan itibaren insanlara devamlı hayali düzenin ilkeleri hatırlatılmalıdır ve bu ilkeler her şeyi içermelidir. İlkeler peri masallarında, dramalarda, resimlerde, şarkılarda, görgü kurallarında, siyasi propagandada, mimaride, yemek tariflerinde ve modada var olmalıdır. Örneğin bugün insanlar eşitliğe inanıyorlar, bu yüzden de zamanında mavi yakalıların kıyafeti olan kot pantolonları zengin çocuklarının giymesi moda. Ortaçağ Avrupa’sında insanlar sınıf ayrımına inanırdı, bu yüzden de genç bir soylu erkek bir köylünün iş kıyafetini giymezdi. O zamanlar “Beyefendi” veya “Hanımefendi” diye hitap edilmek sadece asillere tanınmış bir ayrıcalıktı ve genellikle elde etmenin bedeli kanla ödenirdi. Bugün tüm resmi yazışmalar muhatap gözetmeksizin bu şekilde başlıyor.

Beşeri bilimler enerjisinin çoğunu, hayali düzenin gündelik yaşamın dokusuna nasıl işlediğini açıklamaya harcıyor. Elimizdeki sınırlı zamanda, ancak yüzeyi biraz kazıyabiliriz. İnsanların yaşamlarını örgütleyen temel düzenin, aslında sadece hayallerinde var olduğunu fark etmelerini engelleyen üç temel etken vardır:

a- Hayali düzen fiziksel dünyaya gömülü durumdadır.

Her ne kadar hayali düzen sadece hayalimizdeyse de, etrafımızdaki fiziksel gerçekliğe karışabilir, hatta ayrılmaz parçası haline gelebilir. Günümüzde çoğu Batılı bireyselliğe inanır. Her insanın bir birey olduğuna ve bireyin değerinin, diğerlerinin ne düşündüğüyle ilgili olmadığına inanırlar.

Her birimizin içinde yaşamına değer ve anlam katan bir ışık demeti var. Modern Batı okullarında öğretmenler ve ebeveynler, çocuklarına sınıf arkadaşları onlarla alay ederse aldırmamalarını öğütler, çünkü kendi değerlerini sadece kendileri bilebilirler.

Modern mimaride bu mit hayalden çıkarak taş ve harçta biçim alır. İdeal modern ev, en fazla özerkliği sağlayacak pek çok odaya bölünmüştür, böylece her çocuğun göz önünde olmayan kendi özel alanı olabilir. Bu odaların hemen her zaman bir kapısı vardır ve çoğu evde bu kapının kapalı olması, hatta kilitlenmesi kabul görür. Hatta ebeveynlerin bile kapıyı çalmadan ve izin istemeden girmesi yasaktır. Oda çocuğun uygun gördüğü şekilde dekore edilir, duvarlarında rock yıldızlarının posterleri ve yerlerde kirli çoraplar vardır. Böyle bir ortamda büyüyen birisi kendisini doğal olarak “birey” olarak görür, kendi asıl değeri de başkalarından çok kendiyle alakaladır.

Ortaçağ soyluları ise bireyselliğe inanmazlardı. Birinin değeri toplumsal hiyerarşideki yeriyle ve başkalarının hakkında söyledikleriyle belirlenirdi. Birine gülünmesi korkunç bir aşağılamaydı. Soylular çocuklarına, ailelerinin şan ve şereflerini ne pahasına olursa olsun korumayı öğretirlerdi. Modern bireysellik gibi ortaçağ değer sistemi de hayalden çıkıp şatoların taşlarında buldu ifadesini. Şatolarda çocuklar veya başkaları için nadiren özel odalar bulunurdu.

Bir ortaçağ baronunun ergenlik yaşındaki oğlunun, şatonun ikinci katında, duvarlarında Aslan Yürekli Richard veya Kral Arthur posterleri olan, kilitli kapısını ebeveynlerinin açma izninin olmadığı bir özel odası yoktu; büyük bir odada diğer pek çok gençle birlikte uyurdu. Hep göz önündeydi ve her zaman diğerlerinin ne gördüğünü ve ne söylediğini dikkate almak zorundaydı. Bu koşullarda büyüyen biri doğal olarak insanın asıl değerinin toplumsal hiyerarşideki yerinden ve öteki insanların kendisi hakkında ne söylediğinden kaynaklandığını düşünür.

b- Hayali düzen isteklerimizi şekillendirir.

Çoğu insan yaşamını yöneten düzenin hayali olduğunu kabul etmek istemez, ama aslında her insan hali hazırda mevcut bir hayali düzenin içine doğar ve istekleri doğumdan itibaren bu baskın mitlere göre şekillenir. Dolayısıyla kişisel isteklerimiz, hayali düzenin en güçlü savunma mekanizmaları haline gelir.

Örneğin günümüz Batılılarının en el üstünde tuttukları istekleri, yüzyıllardır tedavülde olan romantik, milliyetçi, kapitalist ve hümanist mitler tarafından şekillendirilmiştir. Birbirine tavsiye veren arkadaşlar sık sık, “Kalbinin sesini dinle,” derler. Ama kalp genellikle dönemin hakim mitlerinden talimat alan iki taraflı bir casustur ve “Kalbinin sesini dinle” tavsiyesi zihinlerimize 19. yüzyılın Romantik mitleriyle 20. yüzyılın tüketici mitlerinin bir karışımı olarak kazınmıştır.

Örneğin Coca-Cola Company, Diet Cola’yı “Diet Cola. Sana ne iyi geliyorsa onu yap,” sloganıyla pazarladı. 

İnsanların en kişisel istekleri sandıkları bile genelde hayali düzen tarafından programlanmıştır.

Gayet popüler bir istek olan yurtdışında tatil yapma örneğini ele alalım. Bu istek aslında hiç de anlaşılır veya doğal değildir. Bir şempanze alfa erkeği asla gücünü komşu bir şempanze grubunun arazisine tatile gitmek için kullanmaz. Eski Mısır seçkinleri piramitler yaptırmak ve cesetlerini mumyalatmak için servetler harcadılar, ama hiçbiri Babil’e alışverişe veya Fenike’ye kayak tatiline gitmeyi düşünmedi. Bugün insanlar yurtdışına gitmek için ciddi miktarda para harcıyor, çünkü hepsi romantik tüketicilik akımının gerçek inananları.

Romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. Buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm duygulara açmalı, değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz. Bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. Böylece oralarda başka insanların kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını “deneyimleyebiliriz“. Tekrar tekrar, “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini” anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

Tüketicilik akımı da, bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler. Bir şeyin eksikliğini hissettiğimizde veya bir şey doğru gelmediğinde, muhtemelen yeni bir ürün (araba, yeni kıyafetler, organik gıda) veya bir hizmet (ev temizliği, çift terapisi, yoga dersi) almamız gerekir. Her bir televizyon reklamı, yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir.


Çeşitliliği teşvik eden romantizm, bu anlamda tüketicilik akımıyla harika bir uyum içindedir. Bu kavramların evliliği, sonsuz bir deneyimler piyasasının oluşmasını sağlamıştır ve modern turizm endüstrisi de bunun üzerine kuruludur. Turizm endüstrisi, uçak biletleri ve otel odaları satmaz, deneyim satar. Paris bir şehir veya Hindistan bir ülke değildir. Bunlar tüketince ufkumuzu genişleten, insani potansiyelimizi gerçekleştirmemizi sağlayan ve bizi daha mutlu yapan deneyimlerdir. Sonuç olarak, bir milyonerle karısı arasındaki ilişki dikenli bir yola girdiğinde, adam karısını pahalı bir Paris tatiline götürür. Bu gezi bağımsız bir isteğin değil, romantik tüketicilik akımının mitlerine duyulan coşkulu bir inancın yansımasıdır aslında. Eski Mısır’da zengin bir adam, asla ilişki problemini karısını Babil’e tatile götürerek çözmeyi düşünmezdi. Bunun yerine karısına, hep istediği şaşaalı bir mezar yaptırırdı.

Eski Mısır’ın seçkinleri gibi çoğu kültürdeki çoğu insan da hayatlarını piramitler yapmaya adar. Sadece bu piramitlerin adı, biçimi ve büyüklüğü kültürden kültüre değişir. Kimi kültürlerde, şehir dışında yüzme havuzlu ve yemyeşil çimleri olan bir çiftlik eviyken, kimisinde harika manzaralı pırıl pırıl bir çatı katı olabilir. Çok az insan bu piramitleri istememize sebep olan mitleri sorgular.

c- Hayali düzen kişiler arasındadır.

İnsanüstü bir çabayla kişisel isteklerimi hayali düzenin ellerinden kurtarsam bile, ben sadece bir kişiyim. Hayali düzeni değiştirmek için milyonlarca yabancıyı benimle işbirliği yapmaya ikna etmem gerekir. Zira hayali düzen, kendi hayal gücümde yaşattığım öznel bir düzen değil, insanlar arasında yaşayan, binlerce veya milyonlarcasının paylaştığı hayal gücünde yaşayan bir düzendir.

Bunu anlamak için “nesnel,” “öznel” ve “özneler arası” arasındaki farkı anlamamız gerekir.

Nesnel olay, insan bilincinden veya inançlarından bağımsız olarak var olandır. Örneğin radyoaktivite bir mit değildir. Radyoaktif yayılımlar, insanlar keşfetmeden çok önce de olurdu ve insanlar inanmayacak olsalar da zararlı olduğu kesindir. Radyoaktivitenin kaşiflerinden Marie Curie radyoaktif maddeler üzerine yaptığı uzun yıllar süren çalışmalar boyunca, bu maddelerin vücuduna zarar verebileceğini bilmiyordu. Radyoaktivitenin kendisini öldüreceğine inanmamakla birlikte “aplastik anemi” denen, radyoaktif maddelere uzun süre maruz kalmaktan kaynaklanan bir hastalıktan hayatını kaybetti.

Öznel ise bireyin bilincine veya inançlarına bağlı olarak var olandır. Birey inançlarını değiştirdiğinde, değişir veya ortadan kalkar. Çoğu çocuk dünyanın geri kalanının göremediği ve duyamadığı bir hayali arkadaşın varlığına inanır. Bu hayali arkadaş sadece çocuğun öznel bilincinde yaşar ve çocuk büyüyüp ona inanmayı kesince hayali arkadaş ortadan kaybolur.

Özneler arası ise pek çok bireyin öznel bilinçlerini birleştiren iletişim ağında var olandır. Eğer tek bir birey inançlarını değiştirir veya ölürse bunun pek bir önemi yoktur. Oysa aynı ağdaki çoğu kişi ölür veya inançlarını değiştirirse, özneler arası olgu da değişecek veya yok olacaktır. Özneler arası olgu kötü amaçlı bir aldatmaca da değildir, önemsiz bir zırva da. Bu olaylar radyoaktivite gibi fiziksel olaylardan farklı bir biçimde var olurlar, ama dünyaya etkileri yine de muazzam olabilir. Tarihteki en önemli olguların çoğu özneler arasıdır: hukuk, para, tanrılar, milletler.

Örneğin: Peugeot, CEO’sunun hayali arkadaşı değildir. Şirket milyonlarca insanın ortak hayal gücünde yaşamaktadır. CEO şirketin varlığına inanır çünkü yönetim kurulu da buna inanmaktadır; tıpkı şirketin avukatları, sekreterleri, bankadaki veznedarlar, borsadaki aracılar ve Fransa’dan Avustralya’ya tüm otomobil satıcılarının inandığı gibi. Eğer CEO tek başına Peugeot’nun varlığına inanmayı bıraksaydı, en yakın ruh ve sinir hastalıkları hastanesine giderdi ve yerine de bir başkası geçerdi. 

Amerikan Doları, insan hakları ve Amerika Birleşik Devletleri de milyonlarca insanın ortak hayal gücünde yaşamaktadır, ve hiçbir birey onların varlığını tehdit edemez. Eğer ben dolara, insan haklarına veya ABD’ye inanmayı bırakırsam bir etkisi olmaz. Bu hayali düzenler özneler arasıdır, bu yüzden de onları değiştirmek için aynı anda milyarlarca insanın bilincini değiştirmemiz gerekir ki, bu çok kolay değildir. Bu ölçekte bir değişim sadece bir siyasi parti, ideolojik hareket veya dini bir tarikat gibi karmaşık bir örgütlenmenin yardımıyla başarılabilir. Öte yandan bu tür karmaşık örgütleri kurmak için pek çok yabancıyı birbiriyle işbirliği yapmaya ikna etmek gerekir. Bu da ancak bu yabancılar ortak paylaşılan bir mite inanırsa gerçekleşebilir. Dolayısıyla mevcut bir hayali düzeni değiştirmek için alternatif bir hayali düzene inanmamız gerekir.

Peugeot’yu ortadan kaldırmak için ondan daha güçlü bir şeyi, sözgelimi Fransız hukuk sistemini hayal edebilmemiz gerekir. Fransız hukuk sistemini ortadan kaldırmak için ondan daha güçlü bir şeyi, mesela Fransız devletini hayal edebilmemiz gerekir. Eğer bunu da ortadan kaldırmak istersek bundan da güçlü bir şeyi hayal edebilmemiz gerekir.

Hayali düzen dışında bir yol mümkün değil. Etrafımızdaki hapishane duvarlarını yıkıp özgürlüğe koştuğumuzda aslında daha büyük bir hapishanenin geniş bahçesine doğru koşuyoruz.

Fazla Dolu Hafıza

EVRİM İNSANLARA FUTBOL OYNAMA yeteneği kazandırmadı. Topa vurmak için bacaklar, rakibi dirseklemek için kollar ve sövmek için bir ağız yarattı, ama bunlar aslında futbol oynamamızı değil, sadece kendi kendimize penaltı çalışabilmemizi sağlardı. Bir öğleden sonra okul bahçesinde tanımadığımız insanlarla futbol oynayabilmek için hem onlarla daha önce hiç tanışmadığımız hâlde bir takım gibi davranabilmemiz, hem de karşı takımdaki 11 kişinin de aynı kurallarla oynadığından emin olmamız gerekir. Yabancılarla belli ritüeller için bir araya gelen diğer hayvanlar, bunu içgüdülerine dayanarak yaparlar.

Örneğin dünyanın her yerinde yavru hayvanlar birbirleriyle boğuşurlar ve bu davranışlar genlerine kazınmıştır. Oysa insanlarda futbol oynama geni yoktur. Oynayabilirler çünkü hepsi futbolla ilgili tamamı aynı bir dizi kuralı ve fikri benimsemişlerdir. Bu kuralların ve fikirlerin hepsi hayalidir, ama herkes aynı hayali paylaşınca oyun oynanabilir hale gelir.

Aynı mantık krallıklara, kiliselere ve ticaret ağlarına da uyarlanabilir, ama önemli bir fark vardır. Futbol kuralları görece basit ve azdır, tıpkı avcı toplayıcı bir grubun veya küçük bir köyün yaşamında olduğu gibi. Bu yüzden de her oyuncu beyninde bunları depolayabilir ve hafızasında şarkılar, görüntüler, alışveriş listeleri gibi başka şeyler için de yer kalabilir. Bundan daha fazla, 22 kişi değil de, binlerce hatta milyonlarca insanın katılımını gerektiren büyük işbirliği sistemleriyse devasa boyutlarda bilginin depolanmasını ve işlenmesini gerektirir, bu da tek bir insanın yapabileceğinden çok daha fazlasıdır.

Arılar ve karıncalar gibi diğer türlerdeki büyük topluluklar, istikrarlı ve dirençlidir, çünkü sistemin işlemesi için gereken bilginin büyük bölümü bu hayvanların genomlarına kodlanmış haldedir. Bir dişi bal arısı, larvası hangi besinle beslendiğine bağlı olarak, büyüdüğünde kraliçe veya işçi arı olur. DNA’sı her iki rol için de uygun davranışları programlar: duruma göre kraliyet tavırları veya işçi çalışkanlığı. Kovanlar çok karmaşık sosyal yapılardır ve pek çok farklı işçi türü barındırır: hasatçılar, hemşireler ve temizlikçiler gibi; fakat şu ana dek araştırmacılar “avukat arılar“la hiç karşılaşmadılar. Arıların avukata ihtiyacı yoktur, çünkü hiçbir zaman kovan anayasasını ihlal ederek, örneğin temizlikçi arıları sahip oldukları yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama haklarından mahrum bırakma ihtimalleri yoktur.

İnsanlarda ise bu tip durumlar sürekli gerçekleşir. Sapiens’in toplumsal düzeni hayali olduğundan, insanlar bu tip kritik bilgileri sadece DNA’larını kopyalayarak ve genlerini sonraki nesillere aktararak koruyamazlar. Yasaları, gelenekleri, adetleri korumak için bilinçli bir çaba gerekir, aksi takdirde toplumsal düzen hızla çökebilir.

Örneğin kral Hammurabi insanların üstün insanlar, sıradan insanlar ve köleler olarak ayrıldığını ilan etmişti. Bu doğal bir ayrım değildir, insan genomunda yeri yoktur. Eğer Babilliler bu “gerçeği” akıllarında tutamasalardı, toplumları yok olurdu. Benzer şekilde, Hammurabi kendi DNA’sını çocuklarına aktardığında, bu DNA üstün bir insanın sıradan bir kadını öldürdüğünde 30 gümüş şekel ödemesi gerektiği bilgisini aktarmıyordu. Hammurabi’nin bu yüzden oğullarına imparatorluğun kanunlarını dikkatlice öğretmesi gerekiyordu, oğulları da aynı dikkatle torunlarına öğretecekti.

İmparatorluklar devasa miktarda bilgi üretir. Yasalardan da öte, takasların ve vergilerin, askeri envanterlerin, ticaret gemilerinin, zaferlerin ve kutlamaların takvimlerinin hesabını tutmak zorundadır. Milyonlarca insan bilgiyi tek bir yerde, beyinlerinde depoladılar. Maalesef insan beyni bu şekilde imparatorluk büyüklüğünde bilgiler için yeterli bir depolama aracı değildir ve bunun üç sebebi vardır.

Birincisi elbette kapasite sorunudur. Bazı insanların muhteşem hafızaları olabilir; eski çağlarda bir eyaletin topografyasının tamamını veya tüm devletlerin yasaları aklında tutan hafıza uzmanları vardı. Yine de bu uzmanların bile aşamayacağı bir sınır söz konusudur. Bir avukat Türk Ceza Kanununun tamamını aklında tutabilir, ancak Cumhuriyetken bu yana Türkiye’de verilmiş tüm mahkeme kararlarını tutamaz.

İkincisi, insanlar öldüğünde beyinleri de onlarla birlikte ölür. Bir beyinde depolanmış tüm bilgi, bir yüz yıldan az sürede yok olacaktır. Her ne kadar bir beyinden öbürüne bilgileri, anıları aktarmak mümkün olsa da birkaç aktarmadan sonra bilgi genellikle muğlaklaşır veya kaybolur.

Üçüncüsü ve en önemlisi, insan beyni belirli türde bilgileri saklamak ve işlemek üzere evrilmiştir. Hayatta kalabilmek için avcı toplayıcılar binlerce bitki ve hayvanın biçimini, niteliğini ve davranış şeklini hatırlamak zorundaydılar.

Örneğin sonbaharda bir karaağacın altında büyüyen üstü kırışık sarı bir mantarın muhtemelen zehirli olduğunu, ama kışın meşe ağacının altında büyüyen benzer görünümlü bir mantarın karın ağrısına iyi geldiğini hatırlamak zorundaydılar. Avcı toplayıcıların aynı zamanda sayısı düzineleri bulan diğer grup üyelerinin düşüncelerini ve aralarındaki ilişkileri de akıllarında tutmaları gerekiyordu.

Örneğin Ayşe eğer Ahmet’in kendisini rahatsız etmesine karşı bir grup üyesinin yardımına ihtiyaç duyuyorsa, Ahmet’in geçen hafta Fatma’yla kavga ettiğini, dolayısıyla da Fatma’nın bu durumda iyi bir müttefik olacağını hatırlaması önemliydi. Bunun bir sonucu olarak, evrimsel baskılar insan beynini çok ciddi miktarda botanik, zoolojik, topografik ve toplumsal bilgiyi depolayacak şekilde geliştirdi.

Tarım Devrimi’nin hemen öncesinde çok karmaşık toplumlar gelişmeye başladığında çok önemli ve yeni bir bilgi türü ortaya çıktı: sayılar. Avcı toplayıcılar büyük miktarda matematiksel veriyi saklama gereği duymamışlardı. Hiçbir avcı toplayıcının, mesela ormandaki her ağaçta kaç meyve olduğunu bilmesi gerekmiyordu. Bu yüzden insanların beyni sayıları depolayıp işlemek üzerine gelişmemişti. Ancak büyük bir krallığı idare etmek için sayılar hayati önem taşıyordu; yasalar çıkarmak ve koruyucu tanrılar hakkında hikayeler anlatmak yeterli değildi, vergilerin de toplanması gerekiyordu.

Yüz binlerce kişilik bir nüfusu vergilendirmek için insanların meslekleri ve gelirleri hakkında bilgi toplamak; yapılmış ödemeleri, bakiyeleri, borçları ve cezaları, indirimleri ve istisnaları belirlemek gerekiyordu. Tüm bunlar, saklanıp işlenmesi gereken milyonlarca ufak tefek veri ortaya çıkardı.

Böyle bir veri depolama ve işleme kapasitesi olmadan devlet, elindeki kaynakların neler olduğunu ve daha başka hangi kaynaklarını işletebileceğini asla bilemezdi. Bu miktarda bir bilgiyi hafızasında tutmaya çalıştığında çoğu insanın beyni ya aşırı yüklenir ya da uykuya dalar.

Bu zihinsel kısıtlanma insan topluluklarının büyüklüğünü ve karmaşıklığını ciddi ölçüde sınırlamıştır. Belirli bir topluluktaki insan ve mülk miktarı kritik bir eşiği geçtiğinde büyük miktarlarda matematiksel veriyi depolama ve işleme ihtiyacı doğdu, insan beyni bunu yapamadığı için de sistem çöktü. Tarım Devrimi’nden binlerce yıl sonra bile insanların toplumsal ağları, görece küçük ve basit kalmaya devam etti.

Problemin üstesinden gelmeyi ilk başaranlar, güney Mezopotamya’da yaşayan Sümerler’di. Kavurucu güneşin altındaki bereketli ovalarında büyük hasatlar kaldıran ve gelişmiş şehirlere sahip bir topluluk olan Sümerler’in, nüfusları arttıkça işlerini koordine etmeleri için gereken bilgi miktarı da arttı. MÖ 3500’le 3000 yılları arasında adlarını bilmediğimiz bazı Sümerli dehalar, bilgileri beyinleri dışında bir yerde tutmak ve işlemek için, özellikle de büyük miktarda matematiksel veri için uygun bir sistem icat ettiler. Sümerler böylece toplumsal düzenlerini insan beyninin sınırlarından kurtarıp büyük şehirlerin, krallıkların ve imparatorlukların önünü açmış oldular. Sümerler tarafından yaratılmış bu veri işleme sistemine “yazı” diyoruz.


85devam edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir