Sitemizde 15 kategori'de 775 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Oca 032017
 

Zaman denildiğinde ne anlıyoruz? İlk olarak başlangıç ve bitiş kavramlarını çağrıştırır bize. Çünkü biz doğarız başlar ömür kronometresi çalışmaya ve son nefese kadar vaktimiz vardır bize sunulan hayat hediyesini yaşamak için. Düz bir çizgi hayal ederiz hemen, ömrümüzü de bu çizginin üzerinde geçirdiğimiz bir yol. Sonunda süre dolar, yol biter ve kronometre durur. Peki zaman da durmuş mudur bu anda?

Peki nedir zaman? Hep yarış halinde olduğumuz, yetişmeye uğraştığımız, bazen durmasını istediğimiz ya da bir an önce geçmesi için sabırsızlandığımız zaman nedir? Evrenin her yerinde aynı mıdır? Dümdüz bir çizgi midir? Hep ileriye doğru mu akar? Zamanın sonu var mıdır? Maddeye bağımlı mıdır yoksa madde olmasa bile zaten kendi başına var olan bir olgu mudur? Boyut mudur yoksa?

Bu ve benzeri soruların cevaplarını bulabilmek için zamanı, hem sosyal hem de bilimsel olarak anlamaya çalışmak doğru olacaktır.

Bilimsel yaklaşımlara baktığımızda, öncelikle uzay-zaman kavramlarının birbirinden ayrı olmadıklarını, birbiriyle iç içe kolektif bir çalışma içinde olduklarını anlamamız gerekiyor. Önce Newton bazı şeylerin mutlak, bazı şeylerin izafi olduğunu buldu. Aynı zamanda kütlenin çekim kuvvetini de bulmuştu. Bunun üzerine konumuzla ilgili olarak 2. büyük adım Michelson ve Morley’in, ışık hızının evrenin her yerinde değişmez bir değer olduğunu, yani saniyede 300.000 km. olduğunu bulması oldu.

Böylece görecelilik teoreminin ilk adımları ortaya çıkmıştı. Artık ışık hızı referans alınarak, evrende her hareketi ışık hızına uyarlayarak ölçebilirdik. Einstein, birleşik uzay-zaman 4 boyutlusunu gündeme getirdiğinde ise zamanın açıklanabilmesi için oldukça yol alınmış oldu. Bundan böyle zaman 4. boyut olarak kabul edilmeye başlandı.

Bu noktaya geldiğimizde ise önce boyut kavramını ele almak gerekir. Basitçe örneklersek; nokta sıfır boyutudur, noktaların yan yana dizilmesi çizgiyi oluşturur; bu da 1. boyuttur. Çizgileri dik olarak birbirine eklediğimizde bir dörtgen ve düzlem elde ederiz; bu da 2. boyut… Bu düzlemleri birbirine dik gelecek şekilde birleştirdiğimizde ise bir küp yada dikdörtgenler prizması elde ederiz ki bu da 3. boyuttur. Buraya kadar anlamak kolay çünkü maddesel olarak beynimiz de üç boyutlu olduğundan bunları kavramakta pek sorun yaşamayız. Ancak 4. boyut devreye girdiğinde işler karışır.

Üç boyutlu olan dünyamızın iki boyuta indirgenmesi örneği ile sanırım konu biraz daha net olarak şekillenebilir. Bunun için yaklaşık 100 yıl önce Reverend Edwin Abbott’un, “Flatland: Birçok Boyutların Çekiciliği” adlı kitabına göz atmamız faydalı olacaktır. Flatland, iki boyutlu bir dünya idi. Yani hareketlerin sadece ileri geri, sağa ve sola şeklinde olabildiği, sadece düzlemsel bir yer. Burada çok çeşitli geometrik şekillerden oluşan varlıklar yaşıyordu.

Flatland’ daki yaşam, gezegenin sakinlerinden biri olan ”kare” nin ilginç bir olay yaşadığı güne kadar son derece sakin ve sessizdi. O gün Flatland’a dış uzaydan bir “şey” geldi. Bu üç boyutlu vücudu olan bir küre idi. Fakat kare, bu ziyaretçiyi, Flatland anlayışı ile sadece kesit, yani bir ”daire” şeklinde görebilirdi. Küre, kareye bazı özellikler verip değiştirerek, onu kendi üç boyutlu dünyasına götürdü. Bu kare için inanılmaz bir deneyim oldu. Bir zaman sonra kare, kendi gezegenine döndüğünde kimse ona inanmadı. Toplum dışı ilan edilerek Galileo gibi cezalandırıldı…

Bu hikaye bize, 3 boyutlu halimizle 4. boyutu algılamamızın güçlüğünü anlatmak için oldukça güzel bir örnek teşkil eder. Bizim dünya değiştirmemiz de karenin hikayesi gibi bambaşka boyutlara geçmek gibi bir şey olsa gerek, kim bilir?…

Fiziksel dünyamıza göre zamanı kabaca tanımlamak istersek; iki hareket arasındaki süreye zaman diyebiliriz. Yada maddenin yer değiştirmesinin hızı… Yani zaman, fiziki koşulları ne olursa olsun herkes için aynı olan, mutlak ve evrensel bir olgu değildir, göreceli ve değişkendir. Hareketin hızı zamanın da hızıdır. Hareket ve maddenin nesnel hali zamanla belirir. Zamanın olmadığı yerde, nesnellik de yoktur. Bu nedenle zaman, cismin kesinlikle belirleyici faktörüdür. Uzay ve zaman birlikte anlamlıdır ve biri olmadan diğerinin var olması mümkün değildir.

Görelilik kuramında, biricik mutlak zaman yoktur. Bunun yerine herkesin, nerede olduğuna ve nasıl devindiğine bağlı olarak işleyen kendi özel zaman ölçüsü vardır…

Her olayın oluş ve bitişi kendi zamanıdır. Her bir birim olay için ayrı ayrı zamanlar vardır. Yani maddeden ayrı süren giden zaman diye bir şey yoktur. Uzay-zaman bir bütündür ve biri olmadan diğeri anlamsızdır.

Mesela elimize bir film şeridi alalım. Buradaki film de bir arabanın düz bir çizgide 10 sn. lik hareketi olsun. Filmin çekim hızını da saniyede bir kare olarak öngörelim. Böylece elimizde 10 karelik bir film mevcuttur. Her bir karede araba farklı bir yerdedir. Filmi elimize alıp baktığımızda arabanın 10 ayrı yerdeki 2 boyutlu görüntülerine sahibiz demektir bu. Şimdi aynı arabanın yanına gidelim. 3 boyutlu olarak karşımızda duran arabayı hareket ettirelim. Gözlerimizi kapatalım. Elimizdeki 10 ayrı karedeki gibi olduğu yerlerde durduralım ve sadece karede durmuş olduğu yerlerde gözlerimizi açalım. Eğer zaman boyutu olmasaydı, sadece o 10 ayrı yerde duran birbirinden bağımsız 10 ayrı araba varmış gibi algılayabilirdik bu durumu. Yani hareketin devamlılığını tanımlayamazdık. Bir sabitlik söz konusu olacaktı. Böylece de maddenin bir nesnelliği kalmayacaktı.


Görelilik kuramında Einstein, iki olay arasında ölçülen aralığın, gözlemcinin nasıl hareket edeceğine bağlı olduğunu gösterdi. Yani çeşitli hızlardaki araçlar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ”göreceli” olduğunun varsayımıdır bu. Özetle, ayrı yönde ve hızda hareket eden aynı iki olay arasında farklı uzunlukta aralıklar algılanacaktır. Bu etki genel olarak ‘ikizler paradoksu’ ile en iyi açıklanır. Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım. Uzay gemisi ile ışık hızına yakın bir yıl gitmesi durumunda Dünyada yaklaşık olarak 14-15 yıl geçmiş olacaktır ve Dünya’da kalan ikizinden çok daha genç olarak geriye dönmüş olacaktır.

Şimdi, zamanın var olmadığı geçmiş, gelecek üçlüsünün aynı an ve yerde bulunduğu teorisine göz atarsak; farklı zamanlardaki olayların uzayda aynı yerde oluştuğunu belirlemek olanaksızdır. Buna Hawking şöyle bir örnek veriyor; trende pingpong oynuyorsunuz. Topun aynı noktaya geri dönme hızı 1 sn. dir. Bu bir saniyede referansımız masa olduğu için top masanın boyunun 2 katı kadar yol almış alacaktır yani ortalama 3- 3,5 metre. Bu durumu trenin dışında bir yerden izleyen birisi ise trenin 1 saniyede kat edeceği yol olan 25 metre olarak algılayacaktır. Topun hızı trenin içindekiler için sadece masada aldığı yol ile ilişkilidir. Trenin dışındaki kişi içinse topun hızı trenin hızına eşittir. O halde, mutlak bir durağanlık konumu olmayışından ötürü, Aristo’nun sandığı gibi olaylar uzayda mutlak bir konuma bağlanamaz. Olayların konumu ve aralarındaki uzaklık trendeki bir kişiye göre başka, tren yolunda duran bir kişiye göre tamamen başkadır ve birinin konumunu öbürüne tercih etmek için bir neden yoktur.

Zamanın en önemli etkenlerinden birisi de kütledir. Kütlenin çekim alanının zamanı yavaşlattığı kanıtlanmıştır. Dünyanın merkezine daha yakın bir yere ve yüzeyde bir yere yerleştirilen 2 duyarlı saatle yapılan deneyde, merkezdeki saatin daha yavaş çalıştığı gözlenmiştir. Kütlenin çekim alanı zamanın eğrilmesine yol açar. Aslında çekim alanı her şeyin eğrilmesine ve formun bozulmasına yol açar.

Dünyanın yüzeyi de uzaysal bir düzlemdir esasında ancak, merkezde oluşan çekim alanı nedeniyle düzlem eğrilip sonunda birleşerek küre formuna dönüşmüştür. Keza dünyanın uzayda aldığı yol da düzlemsel eğilimli olmasına rağmen güneşin çekim alanı nedeniyle eğrilmiş ve elips şeklini almıştır. Zamanın formu da bu örneklerdeki gibi doğrusal eğilimli olmakla beraber, olayı gerçekleştiren kütlenin çekim alanı nedeniyle eğrilmeye ve sonunda küreye dönüşmeye meyillidir. Bu küresel form maddenin ve olaya etkiyen diğer maddelerin hızı ile genişleme ya da büzülme yaşayacaktır. Zamanda sabitlik söz konusu olmayacaktır.

Güneş ile dünya arası yaklaşık olarak 152 milyon Km.dir. Güneş ışığı bu mesafeyi yaklaşık 8 dakikada geçer. Yani güneşin yok olması durumunda biz ancak 8 dakika sonra bunu anlayabiliriz. Gece gökyüzüne baktığımızda bize bir milyonlarca ışık yılı uzakta bulunan yıldızları da görürüz. Bir yıldızın ışığı bir milyon yıl boyunca geleceği için, yıldız yok olmuş olsa bile bunu fark edemeyiz ve yıldızı orada duruyor zannederiz. Bizim şimdimizde yıldızın geçmişini algılarız demektir bu. Yani kısaca geçmiş, gelecek ve de zaman sabit değil göreceli ve değişkendir.

Mesela elimize bir film şeridi alalım. Buradaki film de bir arabanın düz bir çizgide 10 sn. lik hareketi olsun. Filmin çekim hızını da saniyede bir kare olarak öngörelim. Böylece elimizde 10 karelik bir film mevcuttur. Her bir karede araba farklı bir yerdedir. Filmi elimize alıp baktığımızda arabanın 10 ayrı yerdeki 2 boyutlu görüntülerine sahibiz demektir bu. Şimdi aynı arabanın yanına gidelim. 3 boyutlu olarak karşımızda duran arabayı hareket ettirelim. Gözlerimizi kapatalım. Elimizdeki 10 ayrı karedeki gibi olduğu yerlerde durduralım ve sadece karede durmuş olduğu yerlerde gözlerimizi açalım. Eğer zaman boyutu olmasaydı, sadece o 10 ayrı yerde duran birbirinden bağımsız 10 ayrı araba varmış gibi algılayabilirdik bu durumu. Yani hareketin devamlılığını tanımlayamazdık. Bir sabitlik söz konusu olacaktı. Böylece de maddenin bir nesnelliği kalmayacaktı.

Görelilik kuramında Einstein, iki olay arasında ölçülen aralığın, gözlemcinin nasıl hareket edeceğine bağlı olduğunu gösterdi. Yani çeşitli hızlardaki araçlar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ”göreceli” olduğunun varsayımıdır bu. Özetle, ayrı yönde ve hızda hareket eden aynı iki olay arasında farklı uzunlukta aralıklar algılanacaktır. Bu etki genel olarak ‘ikizler paradoksu’ ile en iyi açıklanır. Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım. Uzay gemisi ile ışık hızına yakın bir yıl gitmesi durumunda Dünyada yaklaşık olarak 14-15 yıl geçmiş olacaktır ve Dünya’da kalan ikizinden çok daha genç olarak geriye dönmüş olacaktır.

Şimdi, zamanın var olmadığı geçmiş, gelecek üçlüsünün aynı an ve yerde bulunduğu teorisine göz atarsak; farklı zamanlardaki olayların uzayda aynı yerde oluştuğunu belirlemek olanaksızdır. Buna Hawking şöyle bir örnek veriyor; trende pingpong oynuyorsunuz. Topun aynı noktaya geri dönme hızı 1 sn. dir. Bu bir saniyede referansımız masa olduğu için top masanın boyunun 2 katı kadar yol almış alacaktır yani ortalama 3- 3,5 metre.

Bu durumu trenin dışında bir yerden izleyen birisi ise trenin 1 saniyede kat edeceği yol olan 25 metre olarak algılayacaktır. Topun hızı trenin içindekiler için sadece masada aldığı yol ile ilişkilidir. Trenin dışındaki kişi içinse topun hızı trenin hızına eşittir. O halde, mutlak bir durağanlık konumu olmayışından ötürü, Aristo’nun sandığı gibi olaylar uzayda mutlak bir konuma bağlanamaz. Olayların konumu ve aralarındaki uzaklık trendeki bir kişiye göre başka, tren yolunda duran bir kişiye göre tamamen başkadır ve birinin konumunu öbürüne tercih etmek için bir neden yoktur.

Zamanın en önemli etkenlerinden birisi de kütledir. Kütlenin çekim alanının zamanı yavaşlattığı kanıtlanmıştır. Dünyanın merkezine daha yakın bir yere ve yüzeyde bir yere yerleştirilen 2 duyarlı saatle yapılan deneyde, merkezdeki saatin daha yavaş çalıştığı gözlenmiştir. Kütlenin çekim alanı zamanın eğrilmesine yol açar. Aslında çekim alanı her şeyin eğrilmesine ve formun bozulmasına yol açar. Dünyanın yüzeyi de uzaysal bir düzlemdir esasında ancak, merkezde oluşan çekim alanı nedeniyle düzlem eğrilip sonunda birleşerek küre formuna dönüşmüştür.

Keza dünyanın uzayda aldığı yol da düzlemsel eğilimli olmasına rağmen güneşin çekim alanı nedeniyle eğrilmiş ve elips şeklini almıştır. Zamanın formu da bu örneklerdeki gibi doğrusal eğilimli olmakla beraber, olayı gerçekleştiren kütlenin çekim alanı nedeniyle eğrilmeye ve sonunda küreye dönüşmeye meyillidir. Bu küresel form maddenin ve olaya etkiyen diğer maddelerin hızı ile genişleme ya da büzülme yaşayacaktır. Zamanda sabitlik söz konusu olmayacaktır.

Güneş ile dünya arası yaklaşık olarak 152 milyon Km.dir. Güneş ışığı bu mesafeyi yaklaşık 8 dakikada geçer. Yani güneşin yok olması durumunda biz ancak 8 dakika sonra bunu anlayabiliriz. Gece gökyüzüne baktığımızda bize bir milyonlarca ışık yılı uzakta bulunan yıldızları da görürüz. Bir yıldızın ışığı bir milyon yıl boyunca geleceği için, yıldız yok olmuş olsa bile bunu fark edemeyiz ve yıldızı orada duruyor zannederiz. Bizim şimdimizde yıldızın geçmişini algılarız demektir bu. Yani kısaca geçmiş, gelecek ve de zaman sabit değil göreceli ve değişkendir.

İlgili Video

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir