Sitemizde 15 kategori'de 710 adet yazı yazılmış ve 222 yorum bulunmaktadır.

Ağu 022016
 

salincakİzmir Büyük Şehir Belediyesi’ne

İlk o zamanda belediyeye kızma zorunluluğu hissetmiştim. Kuzenimle birlikte Balçova’nın yeni yapılan mezarlığına yakın bir sokaktan çıkıp, parka kadar yarışmıştık. O, fizyolojisi gereği benden daha hızlı koşmuştu, çünkü onun gözlüğünü korumak gibi bir görevi yoktu.

Hayat bana bunu hediye ettiğinde, deniz gören bir şehri, miyop olarak fark etme yazgısında olan bir çocuktum ve genelde o dönemin tüm gözlükleri dönemin Cumhurbaşkanı’nı yansıtmaktaydı. Bu yüzden sokaklarda sevgi yollarıyla mutlu olacak bir nesil yaratılıyordu.

Kuzenimin hız tutkusu ve benim gözlüklerimin şişe dibini andırmasını hiç önemsemediğim an, parka yaklaştığımız andı. O, hemen salıncağın üstüne basıp, benden bir yaş büyük olmanın verdiği toplumsal güç ile sanki gökyüzüne değecek olan bir varlığı andırıyordu. Ben ise, Balçova’nın daha yeni gelişen ve pek çok alışveriş merkezinden yoksun olduğu o dönemlerde, belediyenin zincirleri kopmuş bir salıncağı yenilemediği için ağzımdan şu sözler çıkıvermişti : “ İntihar etmek istiyorum.”

Bir anda salıncak yavaşladı ve o hızlı koşan çocuk, bir de ölüm korkusuyla daha hızlı yok oldu hayatımdan. Salınca yavaşça durdu, kar yağmayan bir Balçova’da kafanı nereye kaldırırsan kaldır her zaman Teleferik’i görüyordun ve o dağ sanki hepimize o dönemlerde umut veriyordu. Tanrı’mız ay dede ve o dağdı, ailece giden insanların, sıra beklerken ki heyecan ve mutluluklarıydı. Başka bir dünyanın insanlarıydı ve orada bilet kesen adamın haklı gururu dağdan daha yüksekti… Ben hiç ailemle Teleferik’e ya da Tanrı’nın karşısına gidemedim. İnsanlar ailesiyle varlardı ama yakınımdaki kuzenim ölüm düşüncemi dinlemeden, sahip olmak istediğim o salıncağı bıraktı gitti. Teleferik’e baktım, o aralıkta salıncağın yavaşlamasını izledim ve güneşten açılmış kahverengi kadife pantolonumun cebine ellerimi zorla sıkıştırarak evin yolunu tuttum.

Annem ve babam, Ata Caddesi’ndeki birahanelerin açılmasından kaynaklı ayrıldılar. Babam akşamüstleri sigara, geceleri ise ucuz parfüm kullanan konsomatris kokusuyla babalık görevini sürdürüyordu. Sevgi yolunda, Pazar akşamları, aileleriyle yürüyen insanların bol çiçek kokusu yerine, pazar banyolarının bol sabunlu kokusuna alışmak zorunda kalmıştım. Kredi kartı borçları, imf, biranın Almanya’dan daha yüksek maliyetli olması, annemin güzel bir kadın olmasına karşın, her türlü pozisyonda onunla yatamaması gibi her ailede olan sorunlardan dolayı her şey 1998 yılında büyümeyi seçen ve teknolojiden uzak bir çocuk yaratmak isteyen bir kadere karşı, icra memurlarının zili çalarken 55 ekran televizyonla birlikte masanın altında bulunuşuma kadar her şeyin değiştirilebileceğine inanmıştım. Bilmiyordum ki, savaşların çıkma sebebinin bile sistem içerisinde yaşayan benden kaynaklandığını…

Boşandıktan sonra Türkiye’de dul kalmanın getirilerini yaşayan anneme sahip çıkmak isteyene akrabalarımız ancak beş gün dayanabildi. Çünkü ben evde bir öğün ederdim ve onlar ancak kardeşlerine sahip çıkardı. Bunun üstüne, güneş görmeyen ve merkezden çok uzak o eve taşındık ve evde küçük yaşıma rağmen, tüp değiştirme ve patates soyma gibi cinsiyetçi olarak görünen işleri de ben yapmak zorunda kalıyordum. Annemin, kapitalist sisteme karşı varlığını sürdürme çabaları, bir tekstil atölyesinde işe girmesiyle başlamıştı fakat ben o zaman gazetede yazan orgazm sözcüğünün gazlı bir içecek olduğuna inanmıştım.

Bilirsiniz ki, İzmirli iseniz ve denizden uzaktaysanız, İzmirli değilsinizdir ve bilirsiniz ki İzmir çok göç alan bir şehirdir ve bu yüzden tek başına büyüyen bir çocuksan, sağcı ve solcu değilim, Fenerbahçeliyim, Kürt değilim, ben Türk’üm, alevi değilim ben, elhamdülillah Müslüman’ım demeyi öğrenmeliydim. Ve anal seks diye bir şey olduğunu ve toplumun gerçekten de sapkın bir halde olduğunu annemin bir kız çocuğuna söyleyeceği temrinlerle kendime alıştırmıştım…


Ev içerisinde şiddetin olmamasına rağmen, insanın o yaşlarda kendini tanımlaması zordu. Yüzü, gözü kaşı bir şekilde kendini var ederken, aynaya baktığımdaki kişi, tam anlamıyla ne bir erkeğin ne de bir kadının yüzüne benziyordu, belki de yalnızlar her zaman aynı görünürdü, hala buna bir cevap veremesem de, gözlüğümden baktığım ellerimle aynada baktığım ellerim sanki bir başkasınındı. Umulmadık anlamda yalnızdım ve pencereden bakarken güneşin karşımdaki karıncaya vurup da benim ellerime gelmemesine kızıyordum…

Karıncalarla, yıldızlarla ve İbrahim Tatlıses kaset kapaklarıyla konuşurdum evde, gecede yorgun annemin birkaç kısa overlok maceralarını dinlerdim. Her gün bir bant kaydının tekrarı gibiydi, annem maaş aldığı günlerde akrabalar annemi çok seviyorlardı, varsa yoksa halalarıydı ama ben hala bir eşyadan başka bir şey değildir.

Şiir yazmaya çalıştığımda, hocalarım kimden çaldın demişti, öykü yazdığımda ise bunun kimseyi ilgilendirmez anılar olduğunu söylediler. Türkçe hocalarının umursadığı tek şey, zilin bugün farklı tonda çalmasındaki hoşnut çay içme seremonileriydi. Ve yazı yazmanın da insandaki yalnızlığı yok etmediğini algıladığımda çok acı çekmiştim, çünkü duvarlarla konuşmak istemiyordum.

İntihar etmek istediğim gün, eve geldiğimde sıcaktan pişik olduğumu fark etmiştim. Annem gelene kadar da yıkanmak yasaktı çünkü o zamanlarda şofben ölümleri çok revaçtaydı. Üstümü değiştirsem, ondan izinsiz değiştirdiğim için, kızacak ve dokunurken ellerimi yıkamadığımı anlayınca da algılamadığım birkaç hızlı sözcük sıralayacaktı, o yüzden sadece oturmak istedim, karşımdaki tabak – çanak olmayan vitrinin yalnızlığı gibiydim, bu yüzden İzmir’in Sevinç pastanesinde oturanlar benim o görüntüme ne şirin ve efendi çocuk diyebilirlerdi.

Vitrin ve benim gözlüklerim arasındaki ışık geçişini sonlandıran şey kapının vakitsiz çalmasıydı. Boyum deliğe yetmiyordu ama kulaklarım annemin tembihleri sayesinde iyi işitmekteydi. Kim o dedikten sonra üst kattaki komşunun yeğeniyim diyen birinin bana zarar veremeyeceğini düşünerek kapıyı açtım. Karşımda anneme benzeyen, sarışın, yeşil gözlü biri durmaktaydı. Elindeki helvayı aldıktan sonra gözlerine bakabilmiştim. Kapıyı kapattım ve helvayı yemek için annemi bekledim. Annem ellerindeki birkaç buhar yarasıyla karşımda duruyordu ve helvayı neden bitirdiğimi sorguluyordu. Fakat cidden de onu beklemiştim ve tabak bizimdi ve boştu. O günden sonra aynı saatte tekrar kapı çaldığında şizofreninin ne olduğunu bilmeden kendimce terimler bulmayı iş edinmiştim.

O sarışın kız içeri giriyordu, bana sevgililerinden bahsediyordu, evli bir adama aşık olduğundan bahsediyordu. Yanında üzülüyordum ama annem olmadan ağlamamı da yasakladığı için gözyaşı dökmekten korkuyordum. Ve tüm bunları ödül vermeden itaat etme kudretini yaşama karşı bir duruş olarak tanımlıyordum, yine kendi 7,5 derece miyop gözlerimle yapıyordum. Biraz sohbet ettikten sonra onu yolculuyordum ve Balçova’nın üst mahallelerindeki çocuksuz sokakta, gelen geçenin ayakkabılarına bakmayı kendime mutluluk olarak adıyordum. Bu yüzden sonrasında seviştiğim tüm kadınların ayaklarımı emme içgüdüsüyle bakıyordum.

Kapı çaldığında bu sefer ağlayan annemdi ve sarılıyordu. Hatırladığım tek sarılmaydı bu hayatımdaki ve neden kendimi öldüreceğimi soruyordu. Ben de sakin olması gerektiğini, sadece o parkta neden iki salıncağın olmadığını ve neden hep ben başka bir insanın yaşadığı mutluluğu tükettikten sonra bana sıra gelmesi gerekliliğine kızdığımı sadece “ Salıncağa çok binmek istedim, ondan dedim” diye anlatabilmiştim.

Bu olaydan sonra babam beni kaçırmak istediğini aileme güzel bir dille belirtti ve annemde bu korkudan dolayı babamla tekrar mutlu bir beraberliğe adım atmaya kalktı. Güneş görmeyen evde geçirdiğim son gündü ve o gece ağlayarak uykumdan uyandım. Duyduğum bana sevgine sahip çık bu hayatta diyen o kızın ölüm çığlıklarıydı. Çocuksu aklım, sevdiği adamın karısına tekrar dönmesinden dolayı intihar eden o sarışın, yeşil gözlü kızın öldüğünü, bilinçaltım sayesinde bildirdi.

Ertesi gün, o evden taşındık. İzmir’in deniz gören bir evine yerleştik, bir daha şizofrenik hayaller görmedim ama o kızın ellerimi tutmasındaki sıcaklığı da İzmir’de hiçbir kadında bulamadım. Bu yüzden, İzmir sınırları içinde o kadın, ilk aşkım olmuştu, ondan sonra geçen on sene boyunca hiçbir sevgilim İzmirli olmadı. Ve çocukluğum, parkta sıra beklerken, tüm insanlar tarafından öldürüldü.

Teleferik ise o günden sonra kapatıldı.

Blogda Oku


About Yazabilen Yaratık

Merhabalar, uzun zamandır yazabilen yaratık olarak kurguladığım hayali karakterimin yazdığı yazılar ve ben arasındaki fark üzerine yazmayı istiyordum. Bunu zamanla reddettim sonra fark ettiğimde (şu an) tüm hayatımın, hayali bir şey tarafından tüketildiğini görme durumunu yaşadım. İlk başlarda sadece, yazmak planıyla başlamıştım. Yazan kişinin dini, cinsiyeti, bedeni önemli olmamalı, insanlar düşüncelerim açısından sevmeli ve birkaç dostum olsun istemiştim. Tahmini bu süre, 2010 yılına dayanıyor. O zaman sevgilimden ayrılmış biri olarak yazmanın verdiği güdüyü iyi kullanıyordum. Daha önce de yazdığım için arkadaşımın bana "Sen yazabilen, ben çizebilen yaratığız" demesi ile aklıma gelmişti. Bu süreçte ne kadar çok insan tanıdım bilemiyorum. Çoğu beni kirletti.
background