Adnan DAN iletişim
15 Mayıs 2012, saatler 00:00 gösterdiğinde tüm dünya genelinde, nefesler tutulmuş, Cennet’i kurtarmak için gereken ilk adımın atılmasını bekliyordu, milyonlarca kişi. 2003 yılından bu yana beklenen, Blizzard firmasının ünlü oyun serisi Diablo’nun son oyunu Diablo 3, uluslararası bi’lansman gecesi ile piyasaya resmi olarak sunulmuştu. Daha önce Beta ve Public Beta olarak stres testleri için sunulmuş ama, belirli sayıda insan tarafından denenmişti. Ben de, siz horozz.net okurları için, hiç bir masraftan, cefadan kaçınmadım ve kendimi Türkiye lansman partisine attım. Tabii bununla da kalmayıp, sizlere, oyunun detaylı olarak tanıtımını yapabilmek, kutu içeriklerini, sistem problemlerini anlatabilmek için bir hafta yemeden, içmeden Diablo ile boğuştum. Bu esna da kendimi düşündüysem sevgili patron Ado gibi olayım!. Yazının Devamını Oku »
Güneşli, güzel bi’hava. Uzun bi’süredir devam eden kötü havalardan sonra hepimizin ihtiyacı olan yegane şey. Aracınıza atlıyorsunuz ve İstanbul sahil şeridinde, şehir içi azami -daha doğrusu olması gereken, azami- hızında seyrettiğinizi ve bunun keyfini çıkarttığını düşünün. Yanınızda ki arkadaşınızla, neşeli bi’sohbet içerisinde, kendi halinizde yolunuza devam ederken, kendini bilmezin biri, sırf kurallara uyduğunuz için sizi sıkıştırmaya başlıyor. Bi’süre sonra da sinir bozucu bi’hale geliyor.
Aklınıza ilk gelen şeyin, dilinize yansıyan o galez küfürler ve beddualar olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir birimizi kandırmanın hiç bi’anlamı yok. Ancak, benim gibi sadistik taraflarınız mevcutsa, bu küfürü mutlaka bazı kan, patlama ve yok etme efektleri takip etmekte olsa gerek. Yazının Devamını Oku »
Her insan gibi ben de kendi müzik zevklerimle gurur duyarım. Özellikle kabuğuma çekilmek istediğim ve proje yaptığım dönemlerdeki repertuarım, tanıdığım her insanın kendi hayal dünyasını tetikleyecek türden seçmeceler olduğuna inanmak istemekteyim. Elbette, karşı görüşler olacaktır, ve bunları da duymayı gerçekten isterim. Belki bakarsınız bi’kaç bilmediğim eser çıkar, ben de sizlere teşekkür ederim. Lakin, şimdiden söyleyeyim, bahsettiğim eserler castin biber gibi The Beatles, Queen, gibi milat taşı grupları ve dahileri küçümseyen kişilerden oluşan repertuarlara karşı, bütün öfkemi kusmak üzere programlanmış bi’yapım mevcut.
Ne diyordum, evet güzel müzik diyordum. Evet biliyorum oldukça faşist bi’karaktere büründüm bu konuda. Zira, günümüz tamamen, İngilizce bi’deyim olan ve bizlerin de oldukça sık kullandığımız “sex sells” (cinselliğin para edişi) üzerine kurulu bi’müzik endistirüsüne sahip olmakta. Aslında bu konuda çenemi kapatamayışımla ünlüyüm ama, bu gece, özellikle Adnan ağbiyi, sonra da güzel bi’şeyler dinleyerek uyumak isteyenleri hedef almış bulunmaktayım.
Anlayabileceğiniz üzere bu gece beğendiğim şeyleri paylaşma gecesi. Tabi konu özellikle müzik olunca, hepsini tek bi’yazıda paylaşamayacağım kesin. Önümüzde ki bi’kaç zaman bu seriye devam edeceğim kesin, şimdilik aklıma gelenleri sizlerin huzurunuza sunar, müsadenizle kendi hayal dünyama çekilirim. Yazının Devamını Oku »
Daha önceki dönemlerde hocası ile anlaşamayışımdan ötürü kaldığım ve adı “Advertising Basics” (Reklamın Temelleri şeklinde çevirebiliriz) olan bi’dersim bulunmakta. Hocası değiştiği için derslere girme kararı vermiş, daha ilk derste ne kadar doğru bi’karar verdiğimi anlamıştım. Dersin konusu Reklam ve Reklamın Temelleri olunca, bol bol örnekler izliyor, görüntülüyor ve üzerinde yoğun tartışmalar yapabiliyoruz. İşte gene böyle bi’derste “sizlere izletmek istediğim reklamlar mevcut” diyerek, konuya girdi. İlk kurduğu cümle; “umarım aranızdan birisi kalkıp, ülkemiz sınırları içerisinde çok sık yapıldığı gibi bu reklamlardan esinlenmez.” oldu.
Esinlenmekten kastımızın ne olduğunu bi’çok insan tahmin edebiliyordur. Ama “yok yeaa, adamlar kendilerine örnek alıyorlardır yeaa” şeklinde, göz göre göre kendimize uyarlandığını daha da iler giderek “çalındığını” kabul etmeyen ve yaptığımız işleri yaratıcı bulan arkadaşlar ve benim gibi güzel işler seyretmeyi seven arkadaşlar için küçük bi’arşiv sunayım dedim efenim.
Yazının Devamını Oku »
Dijital sanat ile uğraşan ya da etkilenen herkes mutlaka bu konuda gününün belirli sürelerini, “yahu bu herifler neler yapmışlar acaba” diyerek geçirmektedir büyük ihtiamlle (ya da ben öyle olduğunu zannediyorum). Kendimi matte painting delinlen konuda geliştirmek için harcadığım zamanın bir kısmı, idol olarak gördüğüm kişilerin dvd’lerini, makalelerini, örneklerini ve işleri nasıl yaptıklarını inceleyerek geçirmekteyim. Final projesi olarak benden istenilen bi’konu için gene “ustalar neler yapmışlar ve ben bunu benden istenilen işe nasıl yansıtabilirim” diye düşünürken aklıma uzun süredir yazı yazmadığım geldi!
“Eyvah! Siteyi Ado’ya bıraktık, olmadı!” diyerekten yazabilecek bi’şeyler aramaya karar verdim. Derken aklımda bi’ışık parladı. Aslında parlamadı, Ado’cuğum animasyon serilerini yayınlamaya karar veriş, ben de kendimce usta olarak gördüğüm kişileri ve bi’kaç örneği yayınlamaya karar verdim. Tabi öncesinde Speed Painting hakkında ufak çapta bi’açıklama yapmam gerekmekte sanırım;
Speed Painting, yani Türkçe karşılığıyla Hızlı Boyama, bir çeşit dijital sanat formu olup genellikle konsept artistleri tarafından kullanılmaktadır. Tam olarak hızlı yapılan işler olmamak ile birlikte, kullanılan teknikleri verilen genel addır. Çoğunlukla hızlı çekim tenikleriyle yapılan sunumlarla karıştırılmaktadır. (bkz: wikipedia)
Dip Not: Bu yazı, hızlandırılmış çekim teknikleriyle sunum yapan kişilerden oluşan bi’seriyi barındırmaktadır! Ah unutmadan, bu arkadaşlar, izleyeceğiniz eserleri çoğunlukla photoshop kullanarak yapmaktadırlar.
httpv://www.youtube.com/watch?v=taHChX7kPKA
httpv://www.youtube.com/watch?v=Eg5kQcUIaG0
httpv://www.youtube.com/watch?v=LcsA3ogiRIc
httpv://www.youtube.com/watch?v=8K_NQe57C-k
httpv://www.youtube.com/watch?v=yEpNWU8-8ZU
httpv://www.youtube.com/watch?v=IzoHhgrHrEg
httpv://www.youtube.com/watch?v=_Ze06F6JkBs
httpv://vimeo.com/10226212
httpv://vimeo.com/10908741
httpv://vimeo.com/11489110
httpv://www.youtube.com/watch?v=5F2v0il58cU
httpv://www.youtube.com/watch?v=O7E6VBy4rRA
httpv://www.youtube.com/watch?v=6Zu2FGZvsck
Uyarı: Bu yazı daha önce kişisel blogumda yazılmış olup, aslen burada yayınlanmak istenmiş, rüyalarımı süsleyen Harley Davidson Night Rod Special ve 80′lerin müziklerinin bileşkesini anlatmaktadır. Ben değil Ak Sakallı Dede duraya yazmamı önerdi. Vallahi bak! Ayrıca o zamanlar klavyem Türkçe değildi ve açtım. Ha unutmadan Abu; arkadaşlarımca bana takılmış olan bi’lakaptır.
Satis gorevlisi, bir seyler mirildaniyor; Oldukca teknik kelimelerle beni tavlamaya calisiyor; tork gucu, kilometrede yaktigi ortalama yakit miktari, aerodinamigi. Zamanimin bu kadar gereksizce calinmasina tepkiliyim aslinda, ancak bir taraftanda isini yapmaya calismasina saygi duyuyorum. Bir sure daha katlanabilecegimi soyluyorum kendi kendime. “Size bicilmis kaftan oldugunu dusunmekteyim” diyerek konusmayi kapatiyor. Sert bir bakis atiyorum, “kim oluyorsun da benim yerime karar veriyorsun” icerikli galez kufurler tasimakta oldugunu anlasa da tanittigi araci almami bekledigini ima eden soru cumlesini sunuyor altin tepsi ile; “ne dusunuyorsunuz beyfendi?”.
Arkami donuyorum, Tom Cruise’un Top Gun ile tanitimini layikiyla yaptigi Police gozlugumu cebimden cikartiyor, takmak uzere hazirlarken; “Night Rod Special i istiyorum, nakit odeyecegim, lutfen on dakika icerisinde kapinin onunde hazir olsun.” diyorum.
Islemleri hallettikten sonra kapinin onunde beni bekleyen mat siyahtan sekillenmis guzellige bakiyorum. Deri ceketimi tek bir harekette giyiyor, gozlugumu takiyorum. Axl Rose’dan alisik oldugumuz sekilde bandanami takiyorum ve ayakliginin uzerinde ilk surus icin bekleyen kara inciye yaklasiyorum.
Soyle bir tur atiyorum etrafinda, 360 derecelik turumu tamamladiktan sonra, gidonu tutmadan bacagimi diger tarafa atiyor ve yerlesiyorum. Otururken pantolonumda bulunan zincir, bundan sonra butun yollarda eslik edecegi partnerinin kasasina temas ediyor, cizmelerim yerlerine yerlesiyor. Hafiften dogrultuyorum, Night Rod Special’imi ve anahtari yuvasina yerlestiriyorum.Tutunumu cikartiyorum ceketimin cebinden, seri hareketlerle sarmaya basliyorum sigarami.
Gorevli yuzundeki saskin ifadeyle soruyor; “Daha once boyle bir canavari surdunuz mu?”
Kagidi dilim ile bir miktar islattiktan sonra iyice birlesitirip uzun suredir bebaber oldugumuz mat siyah zippo’mun mesaleyi andiran atesiyle yakiyorum sigarami ve asi bir bakis atiyorum, takili olan gunes gozluklerimin uzerinden. Anahtari ceviriyorum. Guclu motorun 9. senfonisini bastirmaya calisan Blackie Lawless’in sesi yukselirken, sigarami simsiyah cizmelerimle sondurup; “Ben bunun icin dogdum” diyorum ingilizce olarak gorevliye. Ayakligi kaldirip, vitesi atar atmaz Blackie, bu tarz anlarim icin yazdigi sarkinin nakaratina basliyor;
“I’m a wild child, come and love me I want you My heart’s in exile I need you to touch me Cause I want what you do… I want you”
Satis merkezinden ayrildiktan sonra, bir sure New York sokaklarinda ozgurlugumun tadini cikartiyorum. Zira, bir kac saat icerisinde sound check icin mekanda olmam gerekiyor. Park yeri gorus alanima girdiginde ozgurlugumun bitmesine hayiflaniyorum bir miktar. “Olsun, bunun bir de gecesi var adamim, iste o zaman daha bir eglenceli olacak”.
Jukebox’in etrafinda “acaba ne calsak” seklinde ki diyaloglarda bulunan insanlar, kolsuz kot ceketleri, tiras etmedikleri koltuk altlarina eslik gobekleri ve kirli atletleriyle yanlarinda ki, kisa deri etekli, yirtik file corapli guzel dilberlerle bilardo oynamaya calisan sozde sert adamlar ve barda capkin bakislar atan “baby doll” kapiya dogru bir bakis atiyor. Billy the Kid bu kadar profesyonel bir giris yapamazdi her halde. Etrafi soyle bir kolacan ediyorum derken Sebastian Bach an’a uygun bir giris yapiyor o insanlik disi vokaliyle;
” 18 and life You got it 18 and life you know Your crime is time and it’s 18 and life to go”
Bara dogru agir adimlarla ilerliyorum. Hedefime yaklastigim sirada, capkin bakislarina cevap vermek uzere afet-ul derya’ya dogru kafami ceviriyorum ve gulumseyip barmene sesleniyorum; viski duble olsun, uc buzlu! Bardagim bara konar konmaz parayi birakip “ustu sende kalsin” diyerek bonkorlugumu de konusturup grup elemanlarinin yanina dogru yoneliyorum. Tabi, bu esnada Dio bagirmaya basliyor;
” There’s no sign of the morning coming You’ve been left on your own Like a Rainbow in the Dark”
Uc bes sohbet derken, sound check zamani geliyor. ’72 Gibson Les Paul Deluxe’umun ve oldurucu solalarin cikardigi buyu yavas yavas bizleri dinlemek icin gelmis guruhu sahne onune dogru cekiyor. Herseyin hazir olduguna inandigimiz anda hemen Whitesnake’e gonderme yapiyoruz, “Here I go again” oyle calinmaz boyle calinir diye. Kalabaligin bu giristen etkilendigini gordukce daha bir keyifle calmaya basliyoruz. Bu sefer Alice Cooper’in kulaklarini cinlatmaya niyetliyiz. Poison ile zehirliyoruz kalabaligi. Derken kendimizi Dokken’a nispet yaparken buluyor sonradan sonraya, etrafi hulyali bakislarla kesenleri yakaliyoruz. Hedef kitlemiz onlar olarak belirleyip, MSG – Nightmare veriyoruz bunyelerine. Boyle suren bir kac saatin ardindan gecenin bittigini ananons ediyoruz. Bardan bir viski daha aliyorum, hard-case tasima cantasina konulan gitarimi izlerken, bir sigara daha sariyor ve derin bir nefes aliyorum. Viskimden son yudumu da aldiktan sonra park alanina gidiyorum. Night Rod Special’ima kuruldugum siralarda mekandan muazzam bir Tesla sarkisi yukseliyor;
“My sweet paradise, you are the reason why it tears me up inside And I break down and cry, didn’t wanna say goodbye paradise”
Bir dakika, muzigi kim kapatti, saat kac, neredeyim ben? Her gece oldugu gibi annem, benim bir iki saatlik uyuklamami firsat bilip kendi odasina konuslanirken muzigimi kapatmis gene. Nasil kiydin bu ruyaya be kadin… Neyse sarma yapmisti degil mi? Su yataktan kalkmayi basarabilirsem, gidip bir tabak alayim bari…
Bazen toplu taşıma araçlarında, bazen de diğer ortamlarda tanıştığım insanların, hala öğrenci olduğumu duyduğunda verdiği tek bi’tepki mevcut; “Aaa hadi yine iyisin”. Şaşırıyorum, belki de bi’çoğu öğrenciliği, “yat, kalk, okula git, sohbet et, eğlen, geyik yap, vize – final zamanı otur çalış” gördükleri için böyle diyorlar ya da sorumluluk duygusunun olmadığına inanıyorlar. Bense inatla durumun öyle olmadığını anlatmak istiyorum içten içe. Ama anlatamıyoruz ki! İnsanlar anlamak istediklerini kadarıyla sizlerle iletişim kuruyorlar bu dünya üzerinde.
Bir süredir ne forum ve ana sayfada görünmeyişimin başlıca nedenlerinden birisi, çok sevgili hocalarım ve derslerimin tepeme binmesiyle özetleyebilirim. Eh henüz, horozz.net olarak bi’applicationımız olmadığı için de, sosyal ağlarda dolaştığım kadar rahat dolaşamıyorum. Hikayemiz, bendenizin sağlık problemleriyle geçirdiği dönemin ardından gelen sözde “nekahat” dönemini anlatmaktadır;
Ameliyat sornasında okuldan ve kendi hayatımdan ayrı kaldığım sürecin uzunluğunu hesaba katmadan, kaldığım yerden devam ettiğimi düşünme hatasıyla kalktım yataktan. Dönemin başlangıcı üzerinden yaklaşık 1 aylık bi’süreç geçmişti. İnsanlara ve hocalara derdimi anlatabileceğimden ve elimdeki belgelerin yeterli olacağından emindim aslında. Sabahın ilk saatlerinde asabi kedim Billy The Cat’in pençelerinden, tıpkı kurşunlara “hah! siz de kimsiniz, ben chicken limbo yaparak sizleri atlatırım” diyen Neo edasıyla kaçmış, az önce belirttiğim eminlik duygusu ile “Adana’nın yolları taştan, sen çıkarttın beni baştan aman!” sözlerini mırıldanarak yollara koyulmuştum.
İstikamete ulaşmak üzereyken, para kazanacakları noktayı çok iyi seçen Starbucks firmasına “ah bi’kahve olsa da içsem” diyerekten selam verip, eli boş dönünce, günümüm sorunlu geçebileceğini tahmin etmeliydim.
Yaşadığım hayal kırıklığıyla, sınıfıma doğru giden ilk engelim olan turnikeleri aştıktan sonra, karşıma çıkan ilk eğitim görevlisi kahramanımız olan bendenize, “eh geçmiş olsun artık projelerini yavaştan yapmaya başalarsın eki eki” şeklinde Erol Taş yorumu yapmış ve günümün ilk “..çtın mavisini” bana yaşatmıştı.
Benzeri bi’durumu sınıfta yaşayıp, hayatımın “ben öksüz ben yetim” şarkı sözüne uyarlanmaya başladığını algıladığım andan itibaren 2 ay kadar geçmiş bulunmakta olup, hala biriken projelerin, işlerin ve vizelerin ağırlığıyla ezilmekteyim. Siz hala öğrenciliği eğlenceli zannedin tamam mı?! Hepinize atar yapasım var!
Yandaki görsel sizler için pek bi’şey ifade etmiyor olabilir. Bu nedenle lütfen anlatmama izin verin!
Sanırım 90′lı yılların son zamanlarında, merak ettiğim ara yüz tasarımı ve o zamanların çok karizma meslek tanımlarından olan “web master” ifadeleri hakkında Türkçe kaynak arayışlarım sırasında gerçekleşmişti horozz.net ile ilk tanışıklığım. Üyelere yolladıkları “Horozz.net Editörlerini Arıyor” başlıklı e-postaya kadar, Ado’nun deyimiyle geçirdiğim “asalaklık” dönemim, benim ilk resmi iş başvurum olarak sonuçlanmıştı. İşte o günleri özlemle ve kocaman gülümsemelerle yad edişim adına kullanmaya karar verdiğim ve Waybackmahcine‘de bulabildiğim en düzgün görsel olmaktadır kendisi. Bıyıkları yeni terleyen veletlikten, orta yaş sendromu nedir, ne değildir sorularını yavaş yavaş hissettiğim bugüne kadar hayatımın her dönemine etki eden/edecek anılar, tecrübeler veyahut arkadaşlar haline dönüşmüştü bu görselin ifade ettiği V6 dönemi.
Ado’nun daha önce Horozz Grup adlı güncesinde belirttiği gibi tekrar ayaklandırmaya karar verdik. Belki ayaklandırmaya karar verdik cümlesi biraz yanlış olabilir, zira Omnis Türk’de yaşanan ve veri kaybıyla sonuçlanan sistem probleminden sonra (ki kesinlikle kendilerinin bi’suçu mevcut değil, sağolsun o zamanların etik hacker grupları paylaşım yapan siteleri günümüz de olduğu gibi yasaklamaya çalışıyorlardı) tekrardan kurulan ve benin ikinci nesil olarak tanımladığım horozz’da oldukça dolu dizgin gitmekteydi. Tıpkı V6′da (bkz: yukarıdaki görsel) olduğu gibi, bir veri kaybıyla sonladı. Ardından bir süre sesizlikten sonra tekrar kurmaya karar verdi Adnan Ağabey forum sistemini. Lakin, hem sürekli yaşanan veri kayıpları hem de kendi içimizdeki kopukluktan biraz tökezledik diyebiliriz.
Bu esnada, yine(!) yaşadığımız ufak çapta bi’sistem problemi sonrasında (evet, sistemlerle ilgili bi’şanssızlıktır gidiyoruz) yaptığımız telefon görüşmesinin ardından, geleneksel hale gelen “Ado Kaç, Horozzcuklar kovala” oyunuda tekrar cesaret ettik horozz portalı oluşturmaya.Alt yapı olarak, üşengeçliğimizi oldukça tatmin eden Wordpress ile çalışmaya, tasarım olarak da, henüz kendi teması bitmediğinden, benim üçüncü nesil beta olarak adlandırdığım bu dönemi Arras isimli tema ile kapatmaya karar verdik. Eh doğal olarak bizlere bu süreçte yardım edecek arkadaşlar da aramıyor değiliz. Bu konuda bizlere, kendinizi ve ilgi alanlarınızı tanıtan ufacık bir e-postayı editor@horozz.net adresine göndermeniz yeterli olacaktır.
Horozz.net; Yine, Yeni, Yeniden sizlerle!