Sitemizde 15 kategori'de 761 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Nis 222017
 

  • Birden Bire Uygarlık

Uzun zaman boyunca Batılı insan, uygarlığının Roma ve Grek uygarlıklarının hediyesi olduğuna inandı. Ama Grek filozofları tekrar tekrar daha erken kaynaklardan yararlandıklarını yazmışlardır. Daha sonraları, Avrupa’ya dönen seyyahlar Mısır’da yarı yarıya kumlara gömülmüş ve sfenks denilen garip taştan hayvanlar tarafından korunan piramitlerin ve tapınak-şehirlerin varlığını bildirdiler.

Napolyon 1799’da Mısır’a vardığında, beraberinde bu kadim anıtları incelemek ve izah etmek üzere bilginler getirmişti. Subay’larından biri Rosetta yakınlarında, üstünde M.Ö. 196’dan kalma, diğer iki yazının yanı sıra kadim Mısır piktografik yazısıyla (hiyeroglif) yazılmış bir bildiri kazınmış olan bir taş levha buldu.

Kadim Mısır yazısının ve lisanının deşifre edilmesi ve bunu izleyen arkeolojik uğraşlar; Batılı insana Grek uygarlığından çok önceleri Mısır’da var olmuş olan yüksek bir uygarlığı ifşa etti. Mısır kayıtları M.Ö. 3100’lerde başlayan kraliyet hanedanlarından söz eder; yani, Helen uygarlığının başlangıcından tam iki bin yıl önce. Olgunluğuna ancak M.Ö. beşinci ve dördüncü yüzyıllarda ulaşan Grek, bir başlatıcı olmaktan ziyade, arkadan gelen bir uygarlıktı.

Öyleyse, uygarlığımızın kökeni Mısır’da mıydı?

Bu sonuca varmak çok mantıklı gözükse de, olgular buna karşıdır. Grek bilginler Mısır’ı ziyaretlerini tarif ederler ama sözünü ettikleri kadim bilgi kaynakları başka yerde bulunmaktaydı. Ege Denizinin Helen-öncesi kültürleri, yani Girit adasındaki Minos ve Grek anakarasındaki Mikene kültürleri, Mısır değil de Yakın Doğu kültürünün benimsendiği kanıtlarını açığa çıkarmıştı. Çok daha erken bir uygarlığın Greklerin kullanımına açık hale gelmesinin başlıca yolları Mısır değil, Suriye ve Anadolu idi.

Grek ülkesinin Dorlar tarafından istilâ edilmesi ile Mısır’dan Çıkış sonrası, Kenan ilinin İsrailliler tarafından istilâ edilmesinin aynı zamana (M.Ö. on üçüncü yüzyıl) denk geldiğine dikkat çeken bilginler, Samî ve Helen uygarlıkları arasında gittikçe büyüyen sayıdaki benzerlikler karşısında büyülenmişlerdi. Profesör Cyrus H. Gordon [Forgotten Scripts; Evidencejor the Minoun Language (Unutulmuş Yazılar; Minos Dilinin Kanıtları)], Lineer A diye adlandırılan bir erken Minos yazısının, bir Samî lisanını temsil ettiğini göstererek yeni bir çalışma sahası açtı. “İbranî ve Minos uygarlıklarının (içerikten farklı olarak) modelinin belirgin biçimde aynı olduğu” sonucuna varmış ve adanın Minos dilinde Ke-re-ta olarak hecelenen adı olan Girit in, İbranice Ke-re-et (“surlu şehir“) kelimesiyle aynı olduğunu ve bir Keret kralının, bir Samî hikayesinde de denginin bulunduğunu işaret etmiştir.

Latin ve kendi alfabelerimizin türetildiği Helen alfabesi bile Yakın Doğu’dan çıkmıştır. Kadim Grek tarihçileri de Kadmus (“kadim“) adlı bir Fenikelinin, tıpkı İbranicede olduğu gibi, aynı sırayla aynı sayıda harften oluşan alfabeyi getirdiğini yazarlar; Truva Savaşı yapıldığı sırada bu tek Grek alfabesiydi. Harflerin sayısı, M.Ö. beşinci yüzyılda şair Kos’lu Simonides tarafından yirmi altıya yükseltilmişti.

Grek ve Latin yazısının ve dolayısıyla Batılı kültürümüzün tüm temelinin Yakın Doğu’dan alındığı, orijinal Yakın Doğu alfabesi, daha sonraki kadim Grek ve daha yeni olan Latin alfabelerinin sıralanışı, adları, işaretleri ve hatta sayısal değerlerini kıyaslama yoluyla da gösterilebilir.

Bilginler, hiç şüphesiz, M.Ö. birinci bin yılda, Greklerin Yakın Doğu ile temaslarının farkındaydılar; bu temaslar, Perslilerin M.Ö. 331’de Makedonyalı İskender’e yenilmesiyle doruk noktasına varmıştır. Grek kayıtları bu Persliler ve ülkeleri (kabaca günümüzde İran’ın yayıldığı alan) hakkında çokça bilgi mevcuttur. Krallarının -Kuruş, Dara, Kserkses- ve ilâhlarının Hint-Avrupa dil grubuna ait gibi görünen adlarına bakan bilginler onların; M.Ö. ikinci bin yılın sonlarına doğru Hazar Denizi yakınlarında bir yerlerde ortaya çıkan ve batıda Küçük Asya’ya, doğuda Hindistan’a ve güneyde ise Eski Ahit’in “Med ve Parsilerin ülkeleri” dediği bölgeye doğru yayılan Aryan (“muhteşem“) halkının bir kısmı oldukları sonucuna vardılar.

Ancak her şey bu kadar basit değildi. Bu istilacıların yabancı kökenli olduğu varsayımına rağmen, Eski Ahit onları, yazıldığı dönemin olaylarının bir parçası olarak ele almaktadır. Örneğin Kuruş, bir “Yahveh’nin Mesh Ettiği” olarak düşünülür; İbranî tanrısı ve İbranî olmayan biri arasındaki son derece sıra dışı bir ilişkidir bu. Ezra Kitabına göre, Kuruş vazifesini Kudüs’teki Tapınağın yeniden inşa edilmesi olarak kabul etti ve “Göklerin Tanrısı” olarak adlandırdığı Yahveh tarafından verilen emirlere göre hareket ettiğini belirtmişti.

Kuruş ve hanedanlığının diğer kralları, hanedanlığın kurucusunun benimsediği bir unvan olan Haham-Aniş’den yola çıkarak kendilerini Akamanışlar olarak adlandırdılar. Bu, Aryan değil tamamen Samî dilinde bir unvandır ve “bilge adam” anlamına gelir. Öyle ya da böyle, bilginler İbrani Tanrısı Yahveh ile Akamanışların “Bilge Rab” olarak adlandırdıkları ve Dara’nın kraliyet mühründe gösterildiği gibi Kanatlı Küre içinde göklerde yükselen biçimde resmedilen ilah arasındaki benzerlikler işaret eden birçok ipucunu ihmal etmişlerdir.

Artık bu Eski Perslilerin kültürel, dinsel ve tarihsel köklerinin, genişlemeleri ve düşüşleri Eski Ahit’te de kaydedilmiş olan daha erken Babil ve Asur imparatorluklarına kadar gittiği kabul edilmektedir. İlk başlarda, Akamanış anıtlarında ve mühürlerinde görülen yazıyı oluşturan işaretlerin dekoratif desenler olduğu sanılmıştı. Eski Pers başkenti Persepolis’i 1686’da ziyaret eden Engelbert Kampfer bu işaretleri “kamalar” veya çivi-şeklinde basılar olarak tarif etmişti. Bu yazı, o zamandan beri çivi yazısı olarak bilinmektedir.

Akamanış yazılarını deşifre etme çabaları başladığında, bunların Fırat ve Dicle nehirleri arasında uzanan düzlükler ve yaylalarda, Mezopotamya’da bulunan eski eser ve tabletlerde bulunan yazılardakilerle aynı oldukları açık hale geldi. Şurda burda bulunan kalıntılar ilgisini çekince, Paul Emile Botta 1843’te ilk büyük amaçlı kazıyı başlattı.

Kuzey Mezopotamya’da, Musul yakınlarında bugün Khorsabad adıyla bilinen bir kazı alanı seçti. Botta kısa süre içinde çivi yazılarının burayı Dur Şarru Kin olarak adlandırdıklarını ortaya çıkardı. Bunlar İbraniceye kardeş bir dil olan Sami yazılarıydı ve “adil kralın surlu şehri” anlamına geliyordu. Ders kitaplarımız, bu kralı II. Sargon olarak adlandırmaktadır.

Asur kralının bu başkenti, tam ortasında, yan yana konsalar bir milden fazla uzunluğa ulaşacak, yarım-kabartmalarla bezenmiş duvarları olan muhteşem bir sarayı barındırmaktaydı. Zigurat adı verilen ve şehre ve kraliyet binalarına hakim bir basamaklı piramit vardı; bu yapı tanrılar için “Göklere giden merdiven” olarak hizmet veriyordu.

Şehrin planı ve heykeller, büyük ölçekli bir yaşamı göstermektedir. Saraylar, tapınaklar, evler, ahırlar, depolar, duvarlar, kapılar, sütunlar, süslemeler, heykeller, sanat eserleri, kuleler, surlar, teraslar, bahçeler; hepsi de sadece beş yıl içinde tamamlandı. Georges Contenau’ya [La Vie Quotidienne a Babylone et en Assyrie (Babil ve Asur’da Günlük Hayat)] göre 3.000 yıl kadar önce “böylesine kısa bir süre içinde bu kadar çok şey başarabilmiş bir imparatorluğun potansiyel gücü karşısında hayal gücümüzün başı dönmektedir.

Fransızlardan asla aşağı kalmayan İngilizler; Khorsabad’dan Dicle Irmağı boyunca on mil kadar aşağısındaki bir yeri kazı alanı olarak seçen Sir Austen Henry Layard’ın şahsında sahneye çıktılar. Yerliler buraya Kuyuncik diyorlardı; daha sonra Asur başkenti Ninova olduğu ortaya çıktı.

İncil’de geçen isimler ve olaylar canlanmaya başlamıştı. Ninova, Asur’un son üç büyük hükümdarının başkenti olmuştu: Sanherib, Asarhaddon ve Asurbanipal. Eski Ahit, (II. Krallar Bap 18:13) “Ve kral Hizkiya’nın on dördüncü yılında Asur kralı Sanherib, Yahuda’nın bütün duvarlı şehirlerine karşı çıktı ve onları aldı.” der “ve Rab’bin Meleği ordusunu darmadağın ettiğinde, “Sanherib göç edip gitti ve geri döndü ve Nineve’de oturdu” diye belirtir.

Sanherib ve Asurbanipal tarafından Ninova’nın üstüne kurulduğu höyükler; Sargon’unkileri bile gölgede bırakan saraylar, tapınaklar ve sanat eserlerini ortaya çıkardı. Asarhaddon’un saraylarının kalıntılarının bulunduğuna inanılan bölge kazılamamaktadır, zira Yahveh’nin mesajını Ninova’ya götürmeyi reddettiğinde bir balina tarafından yutulan Yunus Peygamberin mezarı olduğu iddia edilen bu yere bir camii inşa edilmiştir.

Layard, kadim Grek kayıtlarında İskender’in ordusundan bir subayın “piramitler ve kadim bir şehrin kalıntılarından oluşan bir yer” gördüğünü okumuştur; İskender’in zamanında bile çoktan toprak altında gömülü olan bir şehir! Layard da kazdı ve burasının, Asur’un askeri merkezi olan Nemrud olduğu ortaya çıktı. Salmanassar II, askerî seferlerini ve zaferlerini kayıt düşmek için burada bir obelisk diktirmişti. Şimdi British Museum’da sergilenen obelisk, haraç veren krallar arasında “Yehu, Omri’nin oğlu, İsrail Kralı“nı da sayar.

Yine, Mezopotamya yazıları ile İncil metinleri birbirlerini desteklemektedir!


yukleniyor...

Asurolog olarak adlandırılmaya başlayan bilginler arkeolojik bulgular ile İncil’de anlatılanların birbirlerini gittikçe artan bir şekilde desteklemesi karşısında şaşırdılar ve Tekvin Kitabının onuncu babına başvurdular. Burada “Rab’bin indinde kudretli bir avcı” olarak tarif edilen Nimrod, Mezopotamya’daki tüm krallıkların kurucusu olarak belirtilmekteydi.

Ve onun krallığının başlangıcı hepsi de Şinar diyarında Babil ve Erek ve Akkad idi. O diyardan Asur’a çıktı ve geniş sokaklı  şehir olan Nineve’yi ve Kalah’ı ve Resen’i bina etti -Nineve ve Kalah arasındaki büyük şehir budur.

Gerçekten de Ninova ve Nemrud arasında, yerlilerin Kalah diye adlandırdığı höyükler bulunmaktaydı. W. Andrae’nin yönetimindeki ekipler 1903’ten 1914’e kadar bu bölgeyi kazarak, Asur’un dinsel merkezi ve ilk başkenti olan Asur’un kalıntılarını ortaya çıkardılar. İncil’de adı geçen Asur şehirlerinden bulunmayan bir tek Resen kalmıştı. Bu ad “atın dizginleri” anlamına geliyordu; belki de burası Asur’un kraliyet haralarının bulunduğu yerdi.

Asur’un kazılarak gün ışığına çıkarıldığı sıralarda, R. Koldewey yönetimindeki ekipler, İncil’in Babil’i olan Babilon’daki kazıları tamamlamak üzereydiler: muazzam saraylar, tapınaklar, asma bahçeler ve kaçınılmaz zigurat. Çok zaman geçmeden, yapıtlar ve yazıtlar, Mezopotamya’nın iki rakip imparatorluğunun tarihini ortaya çıkarmıştı; Babil ve Asur, biri güneyde yerleşmişti, diğeri ise kuzeyde.

Yükselerek, çökerek, savaşarak ve birlikte yaşayarak bu ikisi M.Ö. 1900’lerde doğup 1500 yıllık bir zaman dilimini kapsayan yüksek bir uygarlık oluşturmuşlardı. Aşur ve Ninova, M.Ö. 614 ve 612’de Babilliler tarafından ele geçirildi ve yerle bir edildi, İncil’deki peygamberler tarafından kehanet edildiği gibi, Babil de M.Ö. 539’da Akamanışlı Kurus’a yenildiğinde kendi utanç dolu sonuna gelmiş oldu.

Tarihleri boyunca rakip olmalarına karşın, Asur ve Babil arasında kültürel veya maddî meselelerde belirli herhangi bir fark bulmak zordur. Asur’un kendi baş ilâhını Aşur (“her şeyi gören“) diye adlandırması ve Babil’in Marduk’u (“saf tepenin oğlu“) selamlamasına karşın, panteonları tamamen benzerdir.

Dünyadaki müzelerin birçoğu sergiledikleri eserler arasında Asur ve Babil’in höyüklerinden kazılıp çıkarılmış olan tören kapılarını, kanatlı boğaları, yarım kabartmaları, arabaları, araç gereci, mutfak alet edevatını, mücevherler, heykeller ve akla hayale gelebilecek her türlü malzemeden yapılma diğer nesneleri en değerlileri olarak sayarlar. Ama bu krallıkların gerçek hazineleri, yazılı kayıtlarıdır: çivi yazısı ile yazılmış binlerce ama binlerce yazıt; aralarında kozmolojik masallar, epik şiirler, kralların hikayeleri, tapınak kayıtları, ticari mukaveleler, evlilik ve boşanma kayıtları, astronomik tablolar, astrolojik tahminler, matematik formülleri, coğrafi listeler, gramer ve sözlükler, ders metinleri ve tabi ki tanrıların adları, soy sopları, işleri, kudretleri ve görevleri ile ilgili metinler.

Asur ve Babil arasındaki kültürel, tarihî ve dinsel bağları oluşturan ortak dil, Akkad diliydi. Bu, bilinen ilk Samî dilidir; İbranice, Aram, Fenike ve Kenan dillerine akrabadır ama onlardan önce gelmektedir. Ama Asurlular ve Babilliler dili ve yazıyı icat ettiklerine dair bir iddiada bulunmazlar; aslında tabletlerin birçoğu, daha eski orijinallerden kopyalandıklarına dair ibareler taşımaktadır.

Öyleyse, çivi yazısını icat eden, kesin grameri ve zengin sözcük dağarcığıyla dili geliştiren kimdi? “Daha eski orijinalleri” kim yazmıştı? Ve Asurlular ve Babilliler niçin bu dili Akkad diye adlandırmaktaydılar?

Dikkatler bir kez daha Tekvin Kitabına yoğunlaştı. “Ve onun krallığının başlangıcı: Babil ve Erek ve Akkad idi.” Akkad; acaba Babil ve Ninova’dan da önce böyle bir krallık başkenti var mıydı gerçekten?

Mezopotamya harabeleri, bir zamanlar gerçekten de Akkad adıyla bilinen ve kendisine Şarukin (“adil hükümdar“) diyen daha eski bir hükümdar tarafından kurulmuş olan bir krallık mevcut olduğunu gösteren kanıtları sağladı. Yazıtlarında imparatorluğunun, tanrısı Enlil’in lütfu sayesinde, Aşağı Deniz’den (İran Körfezi) Yukarı Deniz’e (Akdeniz olduğuna inanılıyor) kadar uzandığını iddia etmektedir. “Akkad limanında, palamarlarla bağlanan” ve birçok diyardan gelen “gemiler yaptığını” söyleyerek övünmektedir.

Bilginler şaşkınlık içindeydi: M.Ö. üçüncü binde bir Mezopotamya imparatorluğuna rastlamışlardı! Asur’un Dur Şarukin Sargon’undan Akkad’ın Sargon’una -geriye doğru- 2.000 yıl kadar bir sıçrama vardı. Ancak kazılan höyükler, Babil ve Asur’un ortaya çıkışından çok öncesine ait edebiyat ve sanatı, bilim ve politikayı, ticaret ve iletişimi, yani dört dörtlük bir uygarlığı gün ışığına çıkarmıştı. Dahası, bu daha sonraki Mezopotamya uygarlıklarının atası ve kaynağıydı; Asur ve Babil, Akkad gövdesinden çıkan dallardı sadece.

Böylesine erken bir Mezopotamya uygarlığı gizemi, Akkadlı Cargon’un soy kütüğü ve başarılarının kayıtlarına ait yazıtlar bulunduğunda daha da derinleşti. Bunlar, onun tam adının “Akkad Kralı, Kiş Kralı” olduğunu belirtiyor ve tahta geçmeden önce “Kiş’in yöneticileri“ne danışmanlık yaptığını anlatıyorlardı. Bilginler kendi kendilerine sordular; Akkad’dan da önce, daha da eski, Kiş diye bir krallık var mıydı?

Bir kez daha, İncil’in cümleleri önem kazanmıştı.

Ve Kuş, Nimrod’un babası oldu; O, yeryüzünde kudretli adam olmaya başladı… Ve onun krallığının başlangıcı: Babil ve Erek ve Akkad idi.

Birçok bilgin Akkadlı Sargon’un, İncil’de adı geçen Nimrod olduğu konusunda spekülasyon yaptılar. Eğer yukarıda geçen “Kuş“u, “Kiş” olarak okursanız, Nimrod gerçekten de Kiş’ten önce geliyor gibi görünmektedir, tıpkı Sargon’un iddia ettiği gibi. Derken bilginler onun yazıtlarının geri kalanını da kelimesi kelimesine kabul etmeye başladılar: “Uruk’u yendi ve duvarlarını yıktı… Ur’un sakinleri ile yaptığı savaşta zafer onundu… Lagaş’tan denize kadar olan tüm bölgeyi yendi.

İncil’deki Erek, Sargon’un yazıtlarındaki Uruk muydu? Günümüzde Warka adındaki sit alanı kazıldıkça, durumun böyle olduğu anlaşıldı. Ve Sargon’un sözünü ettiği Ur da İncil’deki Ur’dan, yani İbrahim’in Mezopotamya’daki doğum yerinden başkası değildi.

Arkeolojik keşifler, İncil’deki kayıtları doğrulamakla kalmıyordu; ayrıca M.Ö. üç binden önceleri de Mezopotamya’da krallıklar, şehirler ve uygarlıklar olması gerektiği de ortaya çıkıyordu.

Tek soru şuydu: İlk uygar krallığı bulmak için ne kadar geriye gitmek gerekiyordu?

Bu bulmacayı çözen anahtar ise başka bir dildeydi.

Bilginler çabucak fark ettiler ki isimlerin sadece İbranicede ve Eski Ahit’te değil, tüm Mezopotamya’da bir anlamı vardı. Kişilere ve yerlere verilen tüm Akkad, Babil ve Asur dillerinde verilen adların bir anlamı vardı.

Ama Akkadlı Sargon’dan önce gelen hükümdarların adları hiçbir anlam ifade etmiyordu: Sar- gon’un bir danışman olarak görev yaptığı kralın adı Urzababa, Erek’te hüküm süren kralın adı Lugalzagesi idi ve böylece gidiyordu.

1853 yılında Kraliyet Asya Derneğinde konuşan Sir Henry Rawlinson bu gibi isimlerin ne Sami ne de Hint-Avrupa dillerine ait olduğunu, aslında “bilinen hiçbir dil grubu ve halka ait değilmiş gibi göründüğünü” söylemişti. Ama eğer isimlerin bir anlamı var idiyse, anlam ifade ettikleri bu gizemli dil de neyin nesiydi?

Bilginler Akkad yazıtlarına bir kez daha baktılar. Temelde, Akkad çivi yazısı hecelerden oluşmaktadır: Her bir işaret tam bir heceye denk gelir (ab, ba, bat, vb.). Ancak yazıda, fonetik heceler olmayan ama “tanrı“, “şehir“, “ülke” veya “yaşam“, “yücelmiş” ve benzeri anlamları aktaran işaretlerden bolca kullanılmaktaydı. Bu durumun tek olası açıklaması, bu işaretlerin piktograflar kullanan daha eski bir yazı metodunun kalıntıları olmasıydı. Öyleyse Akkad dilinden önce, Mısır hiyerogliflerine benzer bir yazı metodu kullanan bir başka dil mevcuttu.

Kısa bir süre sonra sadece daha eski bir yazı şekli değil, daha eski bir dil olduğu ortaya çıktı. Bilginler Akkad yazıtlarının ve metinlerinin bol miktarda ödünç kelimeler, yani bir başka dilden değiştirilmeden alınan (günümüzde bir İngiliz’in, yoğurt kelimesini ödünç alması gibi) kelimeler kullandığını buldular. Bu, bilhassa bilimsel ve teknik terminoloji ve de tanrılar ve göklerle ilgili meseleler söz konusu olduğunda daha bariz görülmekteydi.

Akkad metinleriyle ilgili en büyük bulgu, Asurbanipal tarafından Ninova’da biraraya getirilen bir kütüphanenin kalıntılarıydı; Layard ve meslektaşları sit alanından 25.000 tablet çıkardı, bunların birçoğu kadim katipler tarafından “eski metinlerin” kopyalan olarak tarif edilmişlerdi. Yirmi üç tabletten oluşan bir grup şu cümleyle bitiyordu: “23. tablet: Şumer dili değişmemiştir.” Bir başka metin ise Asurbanipal’in ağzından aktarılan şu muammalı ifadeyi taşıyordu:

Katiplerin tanrısı, bana sanatının bilgisini lütfedip hediye etti. Yazının gizlerine inisiye edildim. Şumerce yazılmış olan çetrefilli tabletleri bile okuyabilirim, Tufandan önceki günlerin taş yontularındaki muammalı sözleri anlıyorum.

Asurbanipal’in “Şumerce” çetrefilli tabletleri okuyabildiği ve “Tufandan önceki günler“den kalan tabletlerde yazılanları anlayabildiği iddiası, gizeme gizem katmıştı sadece. Ama 1869 yılının Ocağında Jules Oppert, Fransız Numismatik ve Arkeoloji Derneğine, Akkad öncesi bir dil ve halkın varlığını tanıma önerisinde bulundu. Mezopotamya’nın ilk hükümdarlarının, yasallıklarını ilan etmek için “Sümer ve Akkad’ın Kralı” unvanını aldıklarına işaret ederek, bu halkın “Sümerliler” ve ülkelerinin de “Sümer” diye anılmasını önerdi.

Adın yanlış telaffuzu dışında (zira Şumer olmalıydı, Sümer değil) Oppert haklıydı. Sümer gizemli, uzak bir diyar değildi, güney Mezopotamya’nın ilk adıydı, tıpkı Tekvin Kitabının açıkça belirttiği gibi: Babil ve Akkad ve Erek, hepsi de “Şinar diyarındaydı“lar. (Şinar, Sümer’in İncil’deki adıydı.)

Bilginler bu çıkarımları kabul eder etmez, âdeta baraj kapakları açılıverdi. Akkad metinlerinde geçen “eski metinler” sözü anlamlı hale geldi ve bilginler kısa süre içinde şunu fark ettiler: Uzun sütunlar halindeki kelimelerden oluşan tabletler aslında Akkad-Sümer dilleri için sözlüklerdi, ilk yazılı dil olan Sümerceyi çalışabilmeleri için Asur ve Babil’de hazırlanmıştı bu sözlükler.

Bu çok zaman öncesinin sözlükleri olmasaydı, Sümerceyi okuyabilmekten çok uzak olurduk hâlâ. Onların yardımı ile engin bir edebi ve kültürel hazine açılıverdi. Ayrıca, esasen piktografık ve dikey sütunlar hâlinde taşa kazman türde olan Sümer yazısının daha sonra yatay hâle geçtiği ve daha sonraları Akkadlar, Babilliler, Asurlular ve kadim Yakın Doğu’daki diğer uluslar tarafından benimsenen çivi yazısı hâline gelecek biçimde yumuşak kil tabletler üzerine yazılabilecek şekilde stilize edilmiş olduğu netleşti.


34devam edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir