Sitemizde 15 kategori'de 775 adet yazı yazılmış ve 227 yorum bulunmaktadır.

Nis 122017
 

 Charles Darwin‘in kendi zamanındaki bilgin ve ilahiyatçıları evrimin kanıtları ile şok etmesinden bu yana, Dünya üzerindeki yaşam, insan ve primatlardan, memelilere ve omurgalılara ve milyarlarca yıl önce yaşamın başlamış olduğu düşünülen noktadaki çok daha aşağı yaşam biçimlerine kadar geriye izlenmiştir.

Ama bu başlangıçlara vardıktan ve güneş sistemimiz ve ötesindeki başka yerlerde yaşam olasılıkları üzerine düşünmeye başladıktan sonra bilginler, Dünya üzerindeki yaşam ile ilgili bir huzursuzluk duymaya başladılar: Bir biçimde, yaşam buraya ait değildi. Eğer yaşam bir dizi kendiliğinden kimyasal tepkime yoluyla başladı ise, Dünya üzerindeki yaşamın neden birçok şans eseri kaynak çokluğu değil de tek bir kaynağı vardı? Ve niçin Dünya üzerindeki canlı maddenin hepsi, Dünya’da bol bulunan kimyasal elementlerin çok azını ve gezegenimizde nadir bulunan kimyasal elementlerin pek çoğunu içermekteydi?

Öyleyse, yaşam Dünya üzerine başka yerden mi getirilmişti?

İnsanın evrim zinciri üstündeki konumu da bulmacayı karmaşıklaştırıyordu. Şurada bir kırık kafatası, burada bir çene kemiği bulan bilginler ilk başta insanın Asya’da 500.000 yıl önce türediğine inandılar. Ama daha eski fosiller bulundukça, evrim değirmeninin taşının çok, çok daha yavaş öğüttüğü açık hâle geldi. İnsanın atası olan maymunlar artık 25.000.000 yıl öncesine dayandırılıyor. Doğu Afrika’daki keşifler, insanımsı maymunlara  (hominidlere) 14.000.000 yıl önce bir geçiş olduğunu gösteriyor. Ancak yaklaşık 11.000.000 yıl sonra, Homo sınıflandırmasına girecek ilk maymun-adam ortaya çıkıyor.

Gerçekten insan gibi olduğu düşünülen ilk varlık (Gelişmiş Australopithecus), Afrika’nın aynı kısımlarında yaklaşık olarak 2.000.000 yıl önce yaşadı. Homo erectus’u üretmek de bir milyon yıl daha aldı. En sonunda, bir 900.000 yıl sonra, ilk ilkel insan ortaya çıktı; kalıntılarının ilk kez bulunduğu sit alanının adı olan Neanderthal ile adlandırıldı.

Gelişmiş Australopithecus ve Neanderthal arasında 2.000.000 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına karşın, bu iki grubun araç gereçleri olan keskin taşlar, neredeyse aynıydı ve bu grupların kendileri (nasıl göründüklerine inanıldığı biçimiyle) birbirlerinden zor ayrılmaktaydı.

Derken, aniden ve açıklanamaz biçimde, 35.000 yıl kadar önce, yeni bir insan ırkı, yani Homo sapiens (düşünen insan), sanki yoktan var oldu ve Neanderthal insanı Dünya yüzünden siliniverdi. Cro-Magnon diye adlandırılan bu modern insanlar bize o kadar çok benziyorlardı ki, bizler gibi modern giysiler giymiş olsalar, herhangi bir Avrupa veya Amerika şehrinde kalabalığa karışabilirlerdi. Yaratmış oldukları muhteşem mağara sanatı sebebiyle, ilk önceleri, “mağara adamı” olarak adlandırıldılar. Aslında, özgür biçimde Dünya üstünde dolaşmaktaydılar zira gittikleri her yerde taşlardan ve hayvan derilerinden barınaklar ve evler inşa etmeyi biliyorlardı.

Milyonlarca yıl boyunca, insanın araç gereçleri hep yararlı biçimlerdeki basit taşlar olmuştu. Ancak Cro-Magnon insanı, tahtadan ve kemiklerden özel amaçlarda kullanmak üzere araç gereç ve silahlar yaptı. Artık “çıplak maymun” değildi, çünkü örtünmek için derileri kullanıyordu. Toplumu örgütlüydü; ataerkil bir hegemonya ile klanlar halinde yaşıyordu. Mağara duvarlarındaki çizimleri sanatçılık ve duygusal derinlik içeriyordu; çizimleri ve heykelleri bir tür “din“in kanıtlarıydı, bazen hilal işaretiyle resmedilen bir Ana Tanrıçaya tapınımın varlığı açıktı, ölülerini gömüyordu ve dolayısıyla yaşam, ölüm ve belki de ölüm ötesi ile ilgili felsefesi de olmalıydı.

Cro-Magnon insanının ortaya çıkışı gizemli ve açıklanamaz olmasına rağmen, bulmaca daha da karmaşık hale geliyordu. Zira Modern insanın diğer kalıntıları (Swanscombe, Steinheim ve Monmaria’yi içeren kazı alanlarında) keşfedildikçe, Cro-Magnon insanının; Cro-Magnon insanından 250.000 yıl kadar önce Batı Afrika ve Kuzey Afrika’da yaşamış olan daha erken bir Homo sapiens’den türediği açık hale geldi.

Modern insanın, Homo erectus’tan sadece 700.000 yıl sonra ve Neanderthal insanından 200.000 yıl kadar önce ortaya çıkmış olması kesinlikle mantıksızdır. Ayrıca Homo sapiens yavaş bir evrimsel süreçten o kadar aşırı uçta bir ayrılışı temsil etmektedir ki konuşma yeteneğimiz gibi özelliklerimizden birçoğu, daha erken primatlarla tamamen alakasızdır.

Bu konuda istisnaî bir otorite olan Profesör Theodosius Dobzhansky Mankind Evolving (İnsanoğlu Evrimleşiyor)!, bu gelişmenin; evrimsel bir ilerleme için en uygunsuz zaman olan, Dünya’nın bir buzul çağından geçtiği bir dönem sırasında meydana gelmesi olgusu karşısında bilhassa şaşkındır. Homo sapiens’in daha önce bilinen tiplerin bazı özelliklerinden tamamen yoksun ve daha önce hiç meydana çıkmamış özelliklere sahip olmasına dikkat çekerek, şu sonuca varır:

“Modern insan fosil bakımından soydaş birçok akrabaya sahiptir ama atası yoktur; dolayısıyla Homo sapiens’in türemesi bir bulmacaya dönüşmektedir.”

Öyleyse, modern insanın, nasıl olmuş da, ataları daha ileri evrimsel gelişmeyi takip ederek 2.000.000 veya 3.000.000 yıl sonra değil de 300.000 yıl kadar önce ortaya çıkmıştır? Dünya’ya başka bir yerden mi getirildik yoksa Eski Ahit’in ve diğer kadim kaynakların iddia ettiği gibi tanrılar tarafından mı yaratıldık?

Artık uygarlığın nerede başladığını ve bir kez başladıktan sonra nasıl geliştiğini biliyoruz.

Cevaplanamayan soru şu: Niçin? Niçin uygarlık ortaya çıktı?

Zira çoğu bilginin sinir içinde kabul edeceği gibi, tüm verilere göre insanın hala uygarlık yoksunu olması gerekmektedir. Amazon ormanlarındaki veya Yeni Gine’nin ulaşılmayan kısımlarındaki ilkel kabilelerden daha uygar olmamız için hiçbir bariz sebep yoktur.

Ancak gerçek bilmece, Buşmanların geriliği değil, bizim ileriliğimizdir; artık kabul edilmektedir ki evrimin normal gidişatı içinde insan hala Buşmanlar ile bir olmalıydı, bizlerle değil, insanın, “araç gereç endüstrisinde“, taşları doğal biçimleriyle kullanmaktan başlayıp, bu taşları amaçlarına daha uygun olacak biçimde yontup şekillendireceğini fark etmeye doğru ilerleyişi 2.000.000 yıl almıştı. Niçin diğer malzemeleri kullanmayı öğrenmek için 2.000.000 yıl daha ve matematik, mühendislik ve astronomide ustalaşmak için bir 10.000.000 yıl daha geçmemişti ki? Ama bakın, bu noktadayız, Neanderthal insanından 50.000 yıl sonra, Ay’a astronotlar indiriyoruz.

Bariz olan soru şudur: Bizler ve Akdenizli atalarımız bu ileri uygarlığa kendi başımıza mı sahip olduk?

Cro-Magnon insanı gökdelenler inşa etmese veya metalleri kullanmasa da, onunkinin anî ve devrimsel bir evrim olduğuna kuşku yoktur. Hareket halinde oluşu, barınaklar inşa edebilmesi, kendini örtme arzusu, üretilmiş araç gereçleri, sanatı; bunların hepsi de, milyonlarca yıla yayılan ve acı verici bir yavaşlıkla ilerleyen insan kültürünün sonsuz başlangıcında ani ve yüksek bir uygarlığın ortaya çıkıverişidir.

Bilginlerimiz Homo sapiens’in ortaya çıkışını ve Cro-Magnon insanının uygarlığını açıklayamasalar da, artık bu uygarlığın köken yeri ile ilgili hiçbir kuşku mevcut değildir: Yakın Doğu. Doğuda Zagros dağlarına (günümüzde İran ve Irak sınırlarının birleştiği yere), kuzeyde Ağrı ve Toros dağlarına uzanan yaylalar ve dağlık araziden oluşan, aşağılarda ise batıya ve güneye doğru Suriye, Lübnan ve İsrail’in tepelik arazilerine inen yankavis tarih öncesi ama modern insanın kanıtlarının korunduğu mağaralarla doludur.

Bu mağaralardan biri olan Şanidar, bu uygarlık yarıkavisinin kuzeydoğu kısımlarındadır. Günümüzde, soğuk kış ayları boyunca Kürtler bu bölgenin mağaralarında kendileri ve sürüleri için barınak bulurlar. 44.000 yıl önce, bir kış gecesi, yine böyle, yedi kişilik bir aile (biri bir bebekti) Şanidar mağarasına sığındılar.

Kalıntıları –anlaşıldığında göre, heyelan altında kalarak ezilmişlerdi– 1957’de, ilk insanla ilgili kanıtları aramak amacıyla bölgeye gelen Ralph Solecki tarafından bulundu. Buldukları, umduğundan fazlaydı. Katman üstüne katman kaldırıldıkça, mağaranın o bölgedeki insan yerleşiminin 100.000 ila 13.000 yıl öncesi arasındaki temiz bir kaydını koruduğu anlaşıldı.


Bu kaydın gösterdikleri, buluntunun kendisi kadar şaşırtıcıydı. İnsan kültürü bir ilerleme değil, bir gerileme göstermekteydi. Belirli bir standarttan başlayarak, sonraki nesiller daha gelişmiş değil, daha az gelişmiş bir uygarlaşmış yaşamın standartlarını göstermekteydiler. Ve MÖ. 27.000’lerden MÖ. 11.000’lere dek, nüfusun gittikçe azalışı, yerleşimin tamamen ortadan kalktığı bir noktaya kadar varmaktaydı. İklimsel olduğu tahmin edilen sebepler nedeniyle, insan 16.000 yıl kadar o bölgeden neredeyse tamamen ayrılmıştı.

Ve derken, M.Ö. 11.000 civarında “düşünen insan” yeni bir şevk ve izah edilemez biçimde daha yüksek bir kültürel seviye ile tekrar ortaya çıktı.  Sanki bu oyunu izleyen görünmez bir hoca, insan takımının güçten düştüğünü görmüş ve artık tükenmiş olanların yerini alması için sahaya taze ve daha iyi eğitilmiş bir takımı çıkarmıştı.

İnsan, sonsuz başlangıcından sonraki birçok milyon yıl boyunca doğanın çocuğu oldu; yabani bitkileri topladı, vahşi hayvanları avladı, vahşi kuşları ve balıkları yakaladı. Ama tam insanın yerleşimleri azalmaya, oturduğu yerleri terk etmeye, maddi ve sanatsal başarıları gözden kaybolmaya başlarken; tam o sırada, aniden, hiçbir bariz neden ve öncesinde bilinen aşamalı bir hazırlık dönemi yokken, insan bir çiftçi oluverdi.

Konu üzerine birçok saygın otoritenin eserlerini özetleyen R.J. Braidwood ve B. Howe Prehistoric Investigations in Iraqi Kurdistan (Kuzey Irak’taki Tarih Öncesi İncelemeler) genetik çalışmaların, arkeolojik bulguları teyit ettiğini ve tarımın. Düşünen İnsanın daha önceleri ilk kaba uygarlığı ile ortaya çıktığı aynı yerde, yani Yakın Doğu’da başladığına hiç şüphe olmadığı sonucuna vardılar. Artık, tarımın tüm dünyaya Yakın Doğu dağ ve yaylalarından oluşan alandan yayıldığından hiç şüphe duyulmamaktadır.

Radyo karbon ile tarihlendirme ve bitki genetiği gibi sofistike metotları kullanan, bilimin farklı alanlarından birçok bilgin şu sonuca vardılar: İnsanın ilk tarımcılık çabaları, muhtemelen yabani ve düşük kaliteli bir cinsinin ehlileştirilmesi yoluyla buğday ve arpa yetiştirmekti. İnsanın, bir biçimde kendisine yabani bir bitkiyi nasıl ehlileştireceğini, büyüteceğini, ekip biçeceğini öğrettiği, aşamalı bir süreçten geçtiğini kabul ettiğimizi varsayalım; bilginlerin, Yakın Doğu’dan çıkan, insanın hayatta kalması ve gelişmesi için temel olan diğer bitki ve tahılların bolluğu karşısındaki şaşkınlığı hâlâ sürmektedir. Bunlar, yenebilir tahıllar arasında akdarı, çavdar ve kızıl buğdayı, lif ve yenebilir yağ sağlayan keteni ve meyve veren çalılık ve ağaçları içermektedir.

Her durumda, bitkilerin Avrupa’ya ulaşmadan bin yıl kadar önce Yakın Doğu’da ehlileştirildiği şüphesizdir. Sanki Yakın Doğu, görülmeyen bir elin rehberliğinde, sık sık yeni bir ehlileştirilmiş bitki üreten bir tür genetik-botanik laboratuvarıydı.

Asmanın kökenini inceleyen bilginler, yetiştirilmesinin kuzey Mezopotamya, Suriye ve Filistin’de başladığı sonucuna varmışlardır. Tabi! Eski Ahit bize Nuh’un, Tufan’ın suları çekildikten ve gemisi Ağrı Dağı’nda karaya oturduktan sonra “bir asma bağı diktiğini” (ve hatta şarabından sarhoş olduğunu) söyler. Yani İncil, tıpkı bilginler gibi, asmanın yetiştirilmesinin başlangıcını kuzey Mezopotamya’nın dağlarında saptar.

Elmalar, armutlar, zeytinler, incirler, bademler, şamfıstıkları, cevizler; hepsi de Yakın Doğu’da türemişler ve oradan Avrupa’ya ve dünyanın diğer kısımlarına yayılmışlardır. Gerçekten de, Eski Ahit’in bilginlerimizden birkaç bin yıl öncesinden aynı bölgeyi dünyanın ilk meyve bahçesi olarak tanımladığını hatırlamadan edemeyiz: “Ve Rab Tanrı şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti… Ve Rab Tanrı görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı yerden bitirdi.

Aden’in nerede olduğu, İncil’de anlatılan nesiller tarafından kesinlikle bilinmekteydi.Şarka doğruydu“, yani İsrail Ülkesinin doğusunda. Burası, ikisi Fırat ve Dicle olan dört büyük nehir tarafından sulanan topraklardaydı. Tekvin Kitabının, ilk meyve bahçesini, bu nehirlerin doğduğu yaylalara, kuzeydoğu Mezopotamya’ya yerleştirdiğine hiç şüphe yoktur, İncil ve bilim bu konuda hem fikirdir.

Aslına bakarsanız, eğer Tekvin Kitabının orijinal İbranice metnini ilahiyat değil de bilimsel bir metin gibi okursak, bunun bitki ehlileştirmesi sürecini de doğru biçimde tarif ettiğini görürüz. Bilim bize bu sürecin vahşi otlardan vahşi tahıllara, oradan ekilebilir tahıllara ve meyve veren çalılık ve ağaçlara doğru olduğunu söylemektedir. Tekvin Kitabının ilk babında ayrıntıları verilen süreç aynen böyledir.

Ve Tanrı dedi:Yer ot, tohum veren sebze, ve yer üzerinde tohumu kendisinde olup cinslerine göre meyve veren ağaçlar hasıl etsin.”

Ve böyle oldu: “Ve yer ot, tohum veren sebze, ve yer üzerinde tohumu kendisinde olup cinslerine göre meyve veren ağaçlar çıkardı.

Tekvin Kitabı, Aden bahçesinden sürülen İnsanın, kendi yiyeceğini büyütmek için çok uğraşması gerektiğini anlatmaya devam eder. “Alnının teri ile ekmek yiyeceksin.” der Tanrı Adem’e. Bundan sonradır ki “Ve Habil koyun çobanı oldu, fakat Kabil çiftçi oldu.” İnsan, der İncil bize, bir çiftçi olduktan kısa süre sonra çoban oldu.

Bilginler, İncil’deki olay sıralamasıyla tamamen hemfikirdirler. Hayvanların ehlileştirilmesi ile ilgili çeşitli teorileri analiz eden F.E. Zeuner Domestication of Animals (Hayvanların Ehlileştirilmesi), insanın “büyük boyutlu sosyal birimler halinde yaşama safhasına erişmeden önce hayvanları kapalı tutmak veya evcilleştirmek alışkanlığını kazanamayacağını” vurgulamaktadır. Hayvan evcilleştirmesi için bir ön şart olan böylesi yerleşik toplum birimleri, tarıma geçişin ardından ortaya çıkmıştır.

Evcilleştirilen ilk hayvan köpekti; çünkü sadece insanın en iyi arkadaşı değil, muhtemelen onun yiyeceğiydi de. Bunun, yaklaşık M.Ö. 9500’lerde meydana geldiğine inanılmaktadır. İlk köpek iskeleti kalıntıları İran, Irak ve İsrail’de bulunmuştur.

Koyun da aşağı yukarı aynı zamanlarda evcilleştirilmişti; Şanidar mağarası M.Ö. 9000’lerden koyun kalıntılarını barındırmaktadır; anlaşılan o ki, her yıl doğan kuzuların büyük kısmı yiyecek ve derileri için öldürülmekteydi. Ardından süt de sağlayan keçiler geldi ve domuzlar, boynuzlu davarlar ve boynuzsuz davarlar sonra evcilleştirilecek olanlardı.

Her halükarda evcilleştirme Yakın Doğu’da başlamıştı.

M.Ö. 11.000’lerde Yakın Doğu’da (ve 2.000 yıl kadar sonra Avrupa’da) meydana gelen insanın gelişimindeki ani değişiklik; bilginleri, bu zamanı Eski Taş Devrinin (Paleolitik) kesin sonu ve Orta Taş Devri (Mezolitik) adı verilen yeni bir kültürel çağın başlangıcı olarak tarif etmeye yönlendirdi.

Bu isim, ancak insanın asli hammaddesi olmaya devam eden taşı düşündüğümüzde uygundur. Dağlık arazilerdeki yerleşimleri hala taştan yapılmaktadır; toplum birimleri taştan duvarlarla korunmaktadır; ilk tarımsal aracı olan orak taştandır. Ölülerini, mezarlarını taşlarla örterek veya süsleyerek onurlandırmakta veya korumaktadır; ve iyicil müdahalelerini hedeflediği üstün varlıkların veya “tanrıların” imgelerini yapmak için taşı kullanmaktadır. Kuzey İsrail’de bulunan ve M.Ö. 9. bin yıl olarak tarihlendirilen böyle bir imge; çizgili bir miğfer ile korunan ve bir tür “pilot gözlüğü” takan bir “tanrı“nın yontulmuş başını göstermektedir.

Ancak geneline bakıldığında, M.Ö. 11,000’lerde başlayan çağı Orta Taş Devri değil de Evcilleştirme Devri diye adlandırmak daha uygun olacaktır. Sadece 3.600 yıl içinde ki sonsuz başlangıç açısından bakıldığında bir gecede sayılır, insan bir çiftçi oldu ve yabanî bitkiler ve hayvanlar evcilleştirildi. Derken, yeni bir çağ başladı. Bilginlerimiz bunu Yeni Taş Devri (Neolitik) diye adlandırır ama bu terim, M.Ö. 7500’lerde çömlekçiliğin ortaya çıkışı olan ana değişiklik sebebiyle hiç de uygun değildir.

Bilginlerimiz için hâlâ anlaşılmaz olan, ama tarih öncesi hikayemize devam ettikçe ortaya çıkacak olan sebepler yüzünden, insanın uygarlığa doğru yürüyüşü, M.Ö. 11.000’lerden birkaç bin yıl sonra, Yakın Doğu’nun yaylalarıyla sınırlanmıştır. Kilin birçok amaç için kullanılabileceğinin keşfi; insanın dağlardaki evinden daha aşağıya, çamurla dolu vadilere inişiyle aynı zamana rastlar.

M.Ö. yedinci bin yılda, Yakın Doğu’nun uygarlık yarım dairesi çok sayıda araç gereç, süslemeler ve heykelcikler üreten kil veya çömlek kültürleriyle kaynamaktadır. M.Ö. 5000’lerde Yakın Doğu süper kalitede ve şahane tasarımlarla kil ve çömlekçilik nesneleri üretiyordu.

Ama ilerleme bir kez daha yavaşladı ve M.Ö. 4500’de, arkeolojik kanıtlar göstermektedir ki, gerileme her yanda mevcuttu: Çömlekçilik basitleşir. Taş Devrinin yadigarı taştan araç gereçler tekrar baskın hale gelir. Yerleşim alanları daha az kalıntılar açığa çıkarır. Çömlekçilik ve kil sanayii merkezleri olan bazı alanlar terk edilir ve belirgin kil üretimi gözden kaybolur. James Melaart’a Earliest Civilitations of the Near East (Yakın Doğunun En Erken Uygarlıkları) göre “Kültürde genel bir fakirleşme vardı“; bazı kazı alanları “yeni fakrı zaruret döneminin” izlerini taşırlar,  insan ve kültürünün gerilemekte olduğu açıktır. Derken, birdenbire, beklenmedik, izah edilemeyen bir biçimde, Yakın Doğu hayal edilebilecek en büyük uygarlığın, bizimkinin köklerinin de sıkı sıkıya bağlı olduğu bir uygarlığın doğuşuna tanık oldu.

Gizemli bir el, bir kez daha insanı gerileyişinden çekip çıkarmış ve onu çok daha yüksek bir kültür, bilgi ve uygarlık seviyesine yerleştirmişti.


23Devam edecek..

Social Media Exchange Website - Likenation

Bunlara Baktınızmı?

Adnan DAN on FacebookAdnan DAN on PinterestAdnan DAN on TwitterAdnan DAN on Youtube
Adnan DAN
Aslında çokta özel biri değilim.. Biraz ukala olduğumu söylerler.. Bildiğimi anlayabilen insanlara sunmayı severim..

Sürekli sorgulama modundayım.. Neden dünyadayız, nereye gideceğiz, bu kadar basitmi yaşamak, vs. vs.. Cevaplarını bulamadığım onlarca sorum var..

Gerçekten dost bildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez.. Onlarca insan arasında kendimi hep yanlız hissederim..

Ben insanım.. Adımı Adnan koymuşlar, soyadımsa zaten otomatik olarak eklenmiş DAN olarak.. Kuralları sevmem.. Ama uymak zorunda olduğumuda bilirim.. Sevmediğim öyle çok şey yapıyorumki, bu bana mutsuzluk veriyor çok zaman.. Birini sevmeyi, aşık olmayı, ona güvenmeyi çok istiyorum.. Olmayınca olmuyor, zorlamıyorum.. Hayat garip.. Ben o gariplik içinde yüzen biriyim işte..

Düşünceleriniz Bizim İçin Önemlidir